Usta Gazeteci Yılmaz, Ahi Evren ve AHİLİK'i yazdı

Gazeteci-Yazar Adnan Yılmaz, geçtiğimiz yıllarda yapılan Ahilik Araştırmaları ve Sempozyumunda hazırladığı makalesini 24 ile paylaştı. 

Usta Gazeteci Yılmaz, Ahi Evren ve AHİLİK'i yazdı

Usta Gazeteci Yılmaz, Ahi Evren ve AHİLİK'i yazdı
Düzensizliğin İçerisinde, Dirlik Ve Düzenlik Adamı Olarak; AHİ EVREN VE AHİLİK


Gazeteci-Yazar Adnan Yılmaz, geçtiğimiz yıllarda yapılan Ahilik Araştırmaları ve Sempozyumunda hazırladığı makalesini 24 ile paylaştı. 

Yılmaz, Ahilik Haftası'nın kutlandığı bu dönemde, Ahilik ve Ahi Evran'ın iyi bilinmesi gerektiğini belirterek, hazırladığı makaleyi Kırşehir24 ile paylaştı. 
İlgili Makale: 
Bu Makale;“1.Ahilik Araştırmaları Sempozyum”unda (12-13 Ekim 2004)Adnan Yılmaz’ın “DÜZENSİZLİĞİN İÇERİSİNDE, DİRLİK VE DÜZENLİK ADAMI OLARAK AHİ EVREN VE AHİLİK.” Başlıklı Bildirisidir.

“Kırşehir emiri Cacaoğlu, Şems, Mevlâna, Mevlâna oğlu Alaaddin çelebi ve Ahi Evren ve Hacı Bektaş-ı Veliilişkilerinin boyutunu aydınlatmak döneminin Kır- Şehri’nin sosyal siyasal tarihinin aydınlatılmasıyla at başı gibidir.”

FÜTÜVVET, AHİLİK VE AHİ EVREN

İslamiyet'in ilk yıllarından itibaren Araplar arasında kurulmaya başlayan ve zamanla Tasavvufi bir içerik kazanan fütüvvet (fityan) toplulukları, Ahiliğin kaynağı olarak çıkar karşımıza.
 
Nitekim İslamiyet'in yayılmasına paralel olarak Irak, İran, Türkistan, Semerkant, Endülüs ve Mısır gibi ülkeler yanında Anadolu'da da yayılma imkânı bulan Ahilik, zamanla birçok devlet adamlarını, kadı, müderris ve tarikat şeyhlerini bünyesinde toplamış, köylere kadar yayılarak devlet otoritesinin zayıfladığı her yerde mahalli otoriteyi sağlamış, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da büyük bir rol oynamıştır.
 
Hemen bütün araştırmacılar, Ahiliğin fütüvvet ile alâkasını üstü örtülü veya açık olarak kabul etmişlerdir. Ahilik, fütüvvet teşkilatı ile çok yakından ilgilidir. Ahilik niçin fütüvvet kurumunun ortaya çıkışından önce değil de, sonra doğmuştur? Öyle ya da böyle, Ahilik, günümüzden tamamen farklı sosyo-ekonomik değer yargılarına ve şartlara bağlı bulunan İslam, Ortaçağ Müslüman toplumlarının ortaya çıkardığı bir kurumlaşmadır.
Bu anlamda Ahi Evren, Ahiliğin kurucusu değil, 13.yüzyıl Anadolu'sunda Anadolu Ahiliğini belki yeniden sağlam bir örgütlenmeye kavuşturan şahsiyetlerden önemli birisidir.
Genç işçileri, başıboş şehir kabadayılarını, sosyal-etik kurallar yönüyle terbiye etmeye çalışan futüvvet; bu kuralları İslami müeyyidelerle güçlendirmeye çalışmış, işsizliği ve başıboşluğu reddetmiş, ustaya mutlak itaati, iş disiplinini ve kanaatkârlığı öngörmüştür.
Dericiler loncasının şeyhi olan Ahi Evren, loncalar hareketinde becerileri ile "veli" mertebesine çıkartılmış, şöhreti ve etkinliği çevreye yayılmıştır.
 
Kaynaklar, Ahi Evren Şeyh Nasırü'd-din Mahmut'un Azerbaycan'ın Hoy kasabasından 1205 yılında Anadolu'ya geldiğine, ilk olarak Kayseri'ye yerleştiğine işaret etmektedir ki; Ahi teşkilatı bu yıldan sonra Kayseri'de kurulmuş, buradan Anadolu'nun diğer şehir ve kasabalarına yayılmıştır.
Ahi Evren'de ifadesini bulan toplumun refah ve mutluluğu için, her sanat kolunun teşvik ve himaye edilmesi, dahası bütün sanat kollarının, tüm sanat erbabının belirli bir yerde toplanması fikri, daha XIII. yy.'da erken bir sanayileşme hamlesidir.
Ahi Evren'in Siyaset-Name'sinde( sultanlara ve devlet adamlarına öğütler) geçen şu görüşler, böylesi bir ileri açılımın "yazım belgesi" niteliğindedir:
"Allah insanları, yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi birçok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik ve marangozluk da bir takım alet edevatla yapılabileceği için, bu alet ve edevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün sanat kollarını yaşatılması gerekir. O halde toplumun bir kesiminin sanatlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir sanatla meşgul olması gerekir ki toplumun ihtiyacı görülebilsin" 
Mikail Bayram'ın; Ahi Evren'in kayınatası Kirmani'nin yakınlarından biri tarafından kaleme alınmış olduğunu duyurduğu "Menakıb-ı Şeyh Evhadü-d-Din-i Kirmani" adlı eserde, Kayseri'de bir dericiler çarşısı bu çarşının bitişiğinde "külahdüzler çarşısı", bu iki çarşı arsındaki cami ve zaviyeye bitişik olan evde de Kirmani'nin kızı Fatma Hatun'un ikamet ettiği evin bulunduğunu duyurmaktadır. Ayrıca bakırcılar, dokumacılar ve örgücüler çarşısından, İstanbul ve diğer Rum bölgelerine halı ve kilim ihraç ettikleri bildirilmektedir. Bu süreç, Ahilerin Selçuk Devleti tarafından benimsenip kabul gördüğü bir dönemdir.

"KÜÇÜK ASYA FÜTÜVVETÇİLİĞİ" 

Ahiliğin bir ortaçağ İslam fütüvvet hareketi içinde doğduğu ne kadar gerçek ise, Anadolu Selçuklular zamanında esnaf ve zanaatkarlar kuruluşu haline geldiği ve bir anlamda "Küçük Asya Fütüvvetçiliği” şeklini aldığı da bir gerçektir.
Ahi Evren'in eşi ve Kirmani'nin kızı Fatma Bacı'nın başında bulunduğu Anadolu Bacıları da Örgütü(Baciyan-ı Rum) Ahilik teşkilatı ile birlikte Kayseri'de kurulmuştur. Bir anlamda Ahiliğin kadınlar kolu olan bu örgütü meydana getiren Ahilerin kızları ve hanımları da, Kayseri'deki bu sanayi sitelerinde kendilerine uygun sanat dallarında hizmet vermişlerdir.
İktisadi esaslara dayanan, bir tür esnaf örgütlenmesi kuran Ahiler, Anadolu'da Türkmen kavimlerinin bulunduğu bütün vilayet, şehir ve köylerde örgütlenmişler, yabancıların korunması, doyurulmasını, yerleştirilmesini organize etmişler, evlenmemiş gençlerin sanat sahibi olanlarını toplayıp, içinden reis seçmişler. Cemiyetlerine "futüvvet" denmiş, reisler zaviyeler kurmuşlar. Esnaf kazançlarıyla finanse edilen zaviyeler zamanın toplumsal yapısı içinde ciddi bir güç ve itibar oluşturmuştur.
Ahi Evren üzerinde tarihsel gerçeklere uymayan birçok seçere ve futüvvetnâmelerde Hz. Muhammed'in amcası Hz. Abbas'ın oğlu ve İmam Ali'nin damadı gibi, sözde bilgi dayatmaları, dahası "Evren" lakabının Ahi Evren'in Bedir gazasındaki başarılarından dolayı verildiği gibi uydurma bilgiler, konuyu kutsallaştırmak için efsanelerle süslemekten öte bir anlam taşımamaktadır.
Ahi Evren'in hayat ve şahsiyetini anlatan şecerenâme özeti, kronolojik olarak gerçeklere uymaz. Çünkü XIII. yüzyılda doğduğu kesin olan Ahi Evren'in, Bedir savaşına katıldığını kabul etmek mümkün değildir.
Şecerenâmelerde Ahi Evren'in Hz. Ali'nin kızıyla evlenmiş olarak gösterilmesi de öyledir.
(7 )Burada yapılmak istenen kaynak fütüvvetnâmelere göre, futüvvetin ilkin Hz. Muhammed'e gelmiş, ondan da Hz. Ali'ye geçmiş olmasıyla ilintilidir.Geniş halk kesimlerine nüfuz edebilmek için dönemin tarikat yapılarında olayları kutsallaştırmak yönünde mistik boyutlar hep öne çıkmıştır.

İNSAN RUHUNUN BEDENDEN AYRILIP BAŞKA İKLİMLERE GİTMESİ MOTİFİ AHİLERDE DE, ALEVİ-BEKTAŞİLERDE DE ŞAMANLIKTAN KALMA İZLERİN BİR ORTAK PAYDASI GİBİDİR

Ahi Evren'in Kırşehir'de bulunduğu sıralarda Mekke'de kılınan namazları yönettiği bu noktada ilginç bir örnektir. Yine aynı şekilde bu örnekler, Alevi-Bektaşi inançlarında da görülür ki, bunlardan biri de bugünkü Ankara'ya bağlı ve Kırşehir'e yakın bir noktada bulunan Hasandede'nin Kabe'yi Hasandede kasabasına getirdiği şeklindedir. Esasen insan ruhunun bedenden ayrılıp başka iklimlere gitmesi motifi Ahilerde de, Alevi-Bektaşiler'de de Şaman'lıktan kalma izlerin bir ortak paydası gibidir.

BABAİ İSYANINDA AHİ EVREN VE TÜRKMENLER

Kaynaklar Anadolu Selçuk dönemi boyunca, Ahiliğin en fazla rağbet ve himaye gördüğü dönemi Sultan Alaadin Keykubat dönemi olarak (1221-1237) göstermektedir.
Zaten bundan sonrası II. GıyaseddinKeyhüsrev dönemidir ki (1237-1245) Ahi Evren de dahil, tüm mutasavvıf Türkmen şeyhlerinin ve Türkmenler'in dirlik ve düzenlerinin bozulduğu, Selçuk Sultanlığı'nın kendi halkına yabancı lastiği ve hatta kırım ve kıyam yaptığı bir dönemdir.
Bu dönemde Ahi Evren, Babai isyanı ile ilişkilendirilmiş, Konya'da 5 yıl hapis yapmış, eşi Fatma Bacı çaresizlikler içinde Hacı Bektaş'ı Veli'ye sığınmıştır. Babailerin, Ahilerin tekke ve zaviyelerine el konulup Mevlâna'ya ve Mevlevilere yakın şahıslara verilmiş, Türkmen dervişlerinin ve ileri gelenlerinin büyük kısmı da "uç"lara doğru göç etmek durumunda kalmışlardır.
II. Gıyasettin Keyhüsrev'in babası Sultan I. Alaaddin Keykubat, oğlu İzzettin Kılıçarslan'ı kendisine veliaht yaptığını ilan etmiş ve Selçuklu devlet adamlarına bunu kabul ettirmek için ant içirdiği bir şölen sırasında (30 Mayıs 1237) zehirlenip öldürülmüştür.
Sultan I. Alaattin Keykubat'in veliaht olarak II. Gıyasettin Keyhüsrev'i değil, diğer oğlu İzzettin Kılıçarslan'ı tayin etmesi yüzünden II. Gıyasettin Keyhüsrev'in babasının iradesine karşı gelerek tahta çıkmak için, babasını zehirlettiği iddiaları hep sürmüştür. Nitekim Osman Turan'in, Anonim Selçuknâme ve Kiragos tarafından "mübalağalı bir şekil almış olmakla birlikte" diyerek aktardığı bu iddiaya göre; Kösedağ yenilgisinin ve Kayseri yağmalamasının ardından "yolları ok ve kılıç üzerine olsa da, memleketi sulha kavuşturmak için kendilerine bir vazife düştüğünü, bunun için Allah'a sığınıp Moğol Baycu ile görüşmek gerektiğini düşünen ve görüşen vezir Mühezzibüddin Ali (ki bu vezir sonradan Kırşehir'de de etkili olacak Muiddiniddin Pervane'nin babasıdır) Moğol komutanına "Anadolu'da sayısız asker olduğunu, fakat Gıyasettin Keyhüsrev'e karşı babası Sultan Alaaddin'i zehirlediği için askerlerinin muharebeden yüz çevirdiğini, eğer Anadolu askerleri müttefik olursa onlara hiçbir ordunun mukavemet edemeyeceğini söylemiştir."
Nitekim Sultan Alaaddin Keykubat'ın 1237 yılında, oğlu II. Gıyasettin Keyhüsrev tarafından öldürülmesi üzerine, Ahilerle Türkmenler bu sultana karşı direnişe geçmişlerdir .
Ahiliğin bütün Anadolu'da yayılmasına olanak tanıyan Sultan Alaaddin'in, oğlu II. Gıyaseddin tarafından öldürülmesine karşı, bu sultana karşı direnişe geçen Ahiler ve Türkmenler'inbir çoğu, bu sultan tarafından öldürtülmüş, Ahiler ’in ileri gelenleri tutuklanmış,

AHİ EVREN DE 1240-1245 TARİHLERİ ARASINDA KONYA'DA TUTUKLU KALMIŞTIR

Sultan GıyaseddinKeyhüsrev, rivayetlere göre kardeşleri İzzettin ile Rüknettin'i de öldürmüş, anneleri Adiliye Hatun'u da yayın kirişiyle boğdurtarak öldürtmüştür.
Dönemin resmi tarihçileriyle birlikte, dönemin dini zümreleri ve liderleri hakkında bilgiler sunan Mevlevi yazarlar da Türkmenler'e, Türkmen Babalar'a, Ahiler'e karşı olmuşlar, gerçeği yansıtmadıkları gibi tahrif etmişlerdir. Türkmenler'in hemen tüm hareketleri; Harici, Batini, İbahi, Rafızi ve hatta dinsizlerin devlete karşı isyanları ve başıbozuk huruç hareketi olarak nitelendirilmiştir.

BABAİLİKTEN BEKTAŞİLİĞE UZANAN SÜREÇ

Dönemin birer devlet memurları olan tarihçilerin ve yine dönemin egemenleriyle kaynaşan Mevleviler'in Türkmen isyanları karşısında tarafsız olmaları da zaten beklenemez. Babai isyanlarına iştirak etmeleri nedeniyle Sultan II. GıyaseddinKeyhüsrev tarafından çok sayıda Ahiler de tutuklanmış, bu tutuklananlar arasında Ahi Evren de yer almıştır.
Babai ayaklanmasının bastırılması Anadolu Türkmenlerini durdurmaya, onların söylemlerini unutturmaya yetmez. Baba İlyas müritlerinden Horasanlı Hacı Bektaş-ı Veli, kendi adını taşıyan tarikatı kurar.

 

Bektaşilikle ve daha öncesinde Babailikle barışık olmayan Mevlevi kaynakları bile "Horasanlı Hacı Bektaş, Anadolu'da zuhur eden ve taraftarlarınca Baba Resul Allah denilen Baba Resul'ün Halifesi idi." diyerek Babailikten Bektaşiliğe uzanan sürecin, birbirlerinin ardılı olduklarını doğrular.
Hacı Bektaş Vilayetname’sine göre, Suluca Karahüyük köyüne Hacı Bektaş'la birlikte gelen ilk müritlerinin Çepni  olduğu öğreniliyor ki, bu Çepniler'in büyük kısmının niçin Kızılbaş olduğu böylece izah ediliyor. Bu Çepniler'in mühim bir kısmı herhalde 1240'taki Baba İshak Türkmenleri'nin isyanlarına katılmışlardır.
Hacı Bektaş'ın, Babai İsyanı'nın hemen ardından Kırşehir yöresini yerleşme alanı olarak seçmesi kesinlikle tesadüfi olmamıştır.
Kaldı ki, bu bölgeye Babailer'den yalnızca Hacı Bektaş yerleşmemiş, yine onunla birlikte Baba İlyas'a bağlı olan Şeyh Edebali ve yine Baba İlyas'ın oğlu ve Âşık Paşa'nın babası olan Muhlis Paşa da Kırşehir yöresinde faaliyetlerini sürdürmeye başlamışlardır.
Bunlardan Şeyh Edebali zaviyesini önce Larende'de (Karaman) açmış, sonra onu Bilecik'e göçürtmüş, Baba İlyas oğlu Muhlis Paşa da Kırşehir'de faaliyet göstermiş, sonradan torunu Elvan Çelebi tekkesini Çorum Mecitözü'ne göçürtmüştür. Tüm bunlar Kırşehir ve çevresinde ciddi bir Babai Türkmen tabanı olduğunun da ciddi işaretleridir.

MOĞOL İSTİLASI ALTINDA AHİ EVREN VE AHİLİK

Araplar'ın yeni Rum Sultanlığı olarak tanıdığı ve Roma İmparatorluğu'nun varisleri saydığı Anadolu Selçuklu Devleti, kudretinin doruğunda XIII. yüzyıl'ın ilk yarısına kadar gelirken, Avrasya steplerinden kopup gelen Moğollar'ın akınlarıyla sarsılıyordu.
Anadolu'nun, Türkler'den önceki yerlileri Bizanslılar'la da takviyeli Selçuklu ordusu Sivas'la Erzincan arasındaki Kösedağ'da ciddi bir şekilde savaşmadan ağır bir yenilgi alıyor (1243), Anadolu tümüyle Moğol istilası altına giriyor Selçuklu egemenliği de fiilen ortadan kalkıyordu.
Kösedağ'da Selçuklu ordusunu savaşmadan kaçıran bu yağma, step sürülerine karşı  Selçuklu  Sultanı II.  GıyaseddinKeyhüsrev,  Moğol Kumandanı Baycu ile temasa geçerek Moğol hakimiyetini yavaş yavaş kabul eden bir siyasetin içine girdi.
Babai İsyanından üç yıl sonra 1243'te Selçuklu ülkesinin üzerine yürüyerek Anadolu'yu yakıp yıkan Moğol istilasını ortaya çıkaran koşullar, Selçuklu Devleti'nin kendi kimliğinin dışına çıkarak manevi moral açısından zayıflaması ile de yakından ilgilidir.
Kösedağ Savaşı ile başlayan Moğol istilası, Moğollar'ın idareyi ellerine almasıyla devam etti. Selçuk Sultanları, Moğol istilası süresince bütün itibarlarını kaybettiler. Son Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesut'un 1308'de Kayseri'de ölümü bile, Türkmenler için hiçbir heyecan uyandı Selçuklu Hükümdarları, Moğollara karşı Anadolu Türkmenlerini etrafında toplamak dirayetini bile gösteremezken Moğollar'a karşı mücadelede biricik unsur, Türk göçebe toplulukları, yani Türkmenler oldu.
Kösedağ Savaşı'ndan itibaren, sözde Selçuk Sultanlarının, şehzadelerinin birbiriyle mücadeleleri, Moğollara karşı gelişen isyanlar, Moğolların intikam seferleri, mali sıkıntı, iktisadi çöküntü ve halkın perişanlığı manzarası içinde "Konya Sultanları gittikçe düşkünleştiler ve Moğolların uyrukları haline geldiler. Moğollar da onları Anadolu'nun mali sömürüsü açısından uygun bir araç olarak kullandılar."
Moğol istilası ile birlikte çökmekte olan Selçuk Devleti'nin yıkıntıları üzerinde Pervane Oğulları, Sâhipataoğullan, Menteşeoğulları, Karasioğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Hemitoğulları, Eşrefoğulları, İnançoğulları, Çandaroğulları, Karaman ve Osmanoğulları gibi Anadolu Beylikleri fışkırdı.
Her ne kadar Moğollar, Anadolu'ya bütünüyle hakimiyet sağladılarsa da, sarp yerlerde yurt tutan Türkmenler, faaliyetlerine asla son vermediler.
Sivas'ın Zara kasabası kuzeyindeki Kösedağ'da meydana gelen muharebede 80 bin kişilik
Selçuklu ordusu, savaşmadan dağılıp gitmiş.Güçlükle kaçabilen GıyaseddinKeyhüsrev, önce Tokat'a, sonra da Konya'ya gitmiş, önlerinde hiçbir engel kalmayan Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu, Sivas önlerine geldiğinde Sivas Kadısı bulunan Kırşehirli Necmettin, Moğol katliamını önlemek amacı ile Sivas'ın teslimini kabul etmiş buna rağmen Sivas üç gün yağmalanmıştır.
Mikail Bayram'ın İbn Bibi'den aktardığı bilgilerde; Kayseri'nin surları içinde yer alan Debbağlar Çarşısı'ndaki Ahilerle, Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi civarında pusu kuran Ahiler, Moğollara karşı ciddi bir müdafaa içerisine girmiştir 
Moğollara karşı gelinemeyeceğini düşünen Kırşehirli kadı, şehrin ileri gelenlerini de yanına alarak pek çok mal ve hediye ile Moğolları karşılamıştır.   Moğol   Kumandanı   Baycu   Noyan,   Kırşehirli   kadının elindeki yarlığı alarak üç defa öpmüş, kadının isteklerini dinlemiş. Sivaslılar, böylece canlarını ve mallarını önemli ölçüde kurtarırken, şehir üç gün yağma edilmiş. Sultanın hazineleri, çarşı ve evlerdeki kıymetli eşyalar alınmış, muharebe aletleri ve silahlar yakılmış, Sivas surlarının bir kısmı da tahrip edilmiştir.
Sivas'tan Kayseri'ye yürüyen Moğollar, Sivas'ın aksine Kayseri'de ciddi bir direnişle karşılaşmış. Kayseri halkı ve örgütlü Ahiler (Feteyân) bir kısım askerlerle birlikte direnmişlerdir. Şehir surları dışında buldukları insanları öldüren Moğol ordusu; Kayserililerin kararlı direnişi ve taarruzuyla neredeyse ertesi yıl gelmek üzere dönmeye hazırlanırken, Kayseri idiş-başı bulunan bir Ermeni'nin ihaneti ve verdiği bilgilerle muharebeyi şiddetlendirmişler ve sonuçta Kayseri'yi teslim almışlardır.

MOĞOLLARIN EV EV AHİ VE TÜRKMEN ARADIKLARI BU DÖNEMDE; AHİ EVREN'LE, HACI BEKTAŞ'IN KARA GÜN DOSTLUĞU
 
Ahi Evren'in 1240 Babai İsyanı'nda tutuklanıp, 1245'te 'salıverildiği düşünüldüğünde Moğollar'a karşı Kayseri savunmasında bulunmadığı anlaşılır. Ancak Ahi Evren'in eşi ve Baciyan-ı Rum örgütünün başı Kadıncık Ana, Kayseri savunmasında bilfiil yer almıştır.
Kayseri'de Debbağlar Çarşısı'nın Ahileri topluca kılıçtan geçirilip kırılırken, Moğolların gelişine alkış tutan ve Konya'da eski görkemli yaşantısına devam eden Mevlâna, gerek Moğollar, gerekse Anadolu'nun sömürüsünde araç haline getirilen Selçuklu sultanları üzerinde etkisini giderek artırmıştır.
Kayseri tarihinde görülmedik bir felaketi (kimi kaynaklara göre 10 binlerce insan ölmüştür) yaşamış halkın, tüm serveti, evleri yağmalanmış, gizli altınları çıkarmak için zenginler işkenceye çekilmiş ve bu ağır tahribattan sonra Azerbaycan'a yönelen Moğollar, Erzincan'da da benzeri yağma ve cinayetler yapmışlardır.Babai İsyanı sırasında, Beyşehir Gölü'nde bir adaya, ya da Kubâd-âbâd'a kaçan II. GıyaseddinKeyhüsrev, Moğol istilasında da kaçanların yine en başında olmuş, önce Tokat ve Ankara'dan Antalya'ya gitmiş, burada da kendini güvenlikli görmeyince, Menderes Havzası'na kaçmış, Moğollar'la yapılan barıştan sonra Konya'ya dönmüştür. Bu sıralarda Kayseri'ye gelen II. GıyaseddinKeyhüsrev'in anası, cariye, hizmetçi ve hazinelerini yanına alarak, o da Kilikya'ya kaçmıştır.
Anadolu'da Moğol yağması başladığında dehşet ve korkudan Halep ve Şam'a doğru göçler alıp yürümüş, çoğu zengin olan Anadolu muhacirleri, yollarda Ermeni saldırılarına maruz kalmıştır.
Küçük Asya'nın kapıları Moğollar'a açıldığında içeri giren çekik gözlü sert askerler, Anadolu'nun altını üstüne getirmiş bu kargaşalı ortamda vezir Mühezzibüddin Ali, yanına aldığı ileri gelen kişilerle birlikte Moğol General'i Baycu Noyan'a giderek Selçuklu Moğol egemenliğine girmesini, yani "il" olmasını istemiştir. Vergi ödeme ve hizmet sunma şeklindeki bu anlaşma Moğollar'ın Anadolu'ya ekonomik anlamda sömürgeleştirmeleri gibi ağır sonuçlar doğurmakla kalmamış, Moğollar siyasal anlamda "doğrudan yönetim" imkanı elde etmiştir.
Selçuklu Veziri Mühezzibüddin Ali'nin, Moğollar'la yaptıkları barış girişimleri sonucunda Selçuklular, Moğollar'a yılda 360 bin dirhem gümüş para, 10 bin koyun, 1000 sığır, 1000 deve ödemeyi (Arap kaynaklarına göre) taahhüt etmişlerdir.
13. yüzyılda bir ara Moğollar'ın kışlağı da olan Kırşehir, hem Moğol varlığına, hem de Selçuklular'ın yanlış kültür politikalarına karşı Türkmen ayaklanmalarının ve direnişlerinin de adeta merkezi olmuştur.
Anadolu Selçukluları, Moğol egemenliği altına girdikten sonra, Moğollar Anadolu'da para basan bir darphaneyi de Kırşehir'de kurmuşlardır.
Mehmet Önder, "Masameret-ülahbar" adlı eserin yazarı Hamdullah Müstavfı'nin Kırşehir'in Moğol hazinelerine her yıl 57 bin dinar sağlayan önemli bir şehir olarak kaydettiğini duyurur.
Kösedağ Muharebesi sırasında Selçuk ordusu büyük çoğunlukla Babai İsyanı'nın bastırılmasında da görülebileceği gibi, "Sultan, divan ve emirlerin masraflarıyla ücretli askerlerden oluşuyor. Türkler hele de Türkmenler, asalet ruhunun bir ifadesi olarak ücretli askerliği kendilerine yakıştırmıyor. Sultana kul olmayı kabul etmiyorlardı. Böyle olunca da, Selçuk ordusunun çoğunluğu Türk ve Türkmenler'den oluşmuyordu." 
Moğollar'la yapılan bu barışın, Moğol hanı nezdinde teminat altına alınması gerektiğinden, Selçuk elçileri Batu Han'ın huzuruna hediyelerle çıkmışlar, bu elçilerden Şemsettin İsfahânî'ye Moğol Han'ı "Nizâmül mülk Salâh" unvanını vermiş, barış da böylece garantilenmiştir.
II. GıyaseddinKeyhüsrev, Şemsettin İsfahâni'ye Moğol hanı nezdindeki başarısından dolayı kendisine hem vezirlik vermiş , aynı anda da Kırşehir Iktâh Emirliği ve Subaşılığını da vermiştir ki, bu zamana kadar böylesi bir imtiyaza hiçbir vezir sahip olmamıştır.
Moğollar'la yaptığı barıştan dolayı Selçuk Sultanı Mühezzibiddin'in ölümünden sonra Naip Şemsettin Isfahâni'yi Kırşehir Valisi yaparak ödüllendirmiştir.
Kırşehir İktân Emirliği ve Subaşılığı verilen Şemsettin İsfahâni'nin vezir tayin edilmesinde de Moğol Hakanı tek seçici olmuştur.
Sonradan bu vezirin bütün düzeni, Ahmet isminde bir Türk'ün başını çektiği ayaklanma ile bozulmuş, bu ayaklanmanın üzerine gönderilen subaşılar ve ücretli askerler, hücum etmekten korkmuşlar, çaresiz kalan vezir İsfahâni, kendi "Kapuhalkı"nı yardıma yollamış, vezir İsfahâni'nin rakibi bulunan Ebubekir Artar da, bu durumdan istifade ederek Kırşehir'i de elinde tutan Vezir İsfahâni bu kargaşada öldürtmüştür.
Moğol felaketinden sonra Selçuk idaresini vezirlere bırakıp eğlenceli yaşamına çekilen ve sekiz buçuk yıl saltanat süren II. GıyaseddinKeyhüsrev1246'da öldüğünde geride üç evlat bırakır.
İzzettin Keykavus, onbir yaşında olup, annesi bir Grek papazının kızıdır. RüknettinKılıçarslan, Konyalı bir Türk kadınından olma ve dokuz yaşındadır. Alaaddin Keykubat ise Gürcü prensesin oğlu olup, yedi yaşındadır.
Moğol istilası altındaki Küçük Asya'da kardeşler arasındaki taht kavgasında Ahiler'le Mevlâna arasında derin taraf tutma farklılıkları görünür. Ahiler'in İzzettin'i tutmalarına karşın Mevlâna, IV. Kılıçarslan'ı desteklemiş ve Kılıçarslan, Moğol desteğiyle bu kardeş kavgasını kazanmıştır.
Bu Sultan çocuklarından Alaaddin Keykubat, sonradan lalası Hadim Muslih vasıtasıyla zehirlenerek öldürülmüş.II. İzzettin Keykavus 1279'da Kırım kıyılarında öldüğünde de Selçuklu tahtında RüknettinKılıçarslan tek başına kalmıştır.
Moğol Hükümdarı Güyük Han'ın tahta çıkma törenine iç karışıklıkları bahane ederek kendisi gitmeyen İzzettin, yerine kıymetli eşyalarla birlikte kardeşi RüknettinKılıçarslan' ı göndermiştir.
Moğol egemenliği altında, Sultanın üç oğlu arasındaki taht kavgasından kimin galip geleceği noktasında Moğollar belirleyici olmuş, nitekim II. Alaattin Keykubat Moğol hanının huzuruna çıkarak halktan toplanan vergilerin arttırılması, ödenmeyen vergi borçlarının ödenmesi taahhüdünde bulunduğu için Moğollar'in emriyle Selçuklu tahtına oturması istenmiş, yurda dönerken Erzurum'da kendisine verilen bir ziyafette yemeğine zehir katılarak öldürülmüştür (1257).
II. Gıyasettin Keyhüsrev'den geride sağ kalan iki oğlu II. İzzettin Keykavus ve IV. Kılıçarslan arasında yer yer savaşa dönüşen taht kavgaları sürmüş, kardeşi Kılıçarslan'ı, Burdur Kalesi'ne hapsettiren İzzettin, Moğol icazetiyle Selçuk tahtına geçmiş, hemen ardından da Selçuk ülkesine halktan toplanmak üzere yeni ve ağır vergiler salınmıştır.
Moğollar, daha sonra Selçuk ülkesini iki kardeş arasında paylaştırıyor "tut birini vur ötekine" yaklaşımı içinde, daha sonraları tıpkı Osmanlı Sultanlarının Dulkadirli beylik tahtı için kardeşlerin, hatta baba, oğul, amca, yeğen çatıştırmasına benzer bir davranış sergilemiştir.
İzzettin Keykavus'un Burdur Kalesi'ne hapsettirdiği kardeşi VI. Kılıçarslan, Moğol Noyanı'nın da emriyle zorunlu ikametgahından alınarak, Selçuk tahtına çıkartılmış (1257), vezirliğine de Kırşehir ve bölge idaresi üzerinde hayli etkin olduğu gözlenen ve Kırşehirli Caca Bey'le de, Konya'da Mevlâna'yla da sıkı ilişkiler içerisinde bulunan Muiniddin Pervane atanmıştır.
Vezir Muiniddin Pervane'nin, Mevlâna ile, Caca Bey'le ve hatta Hacı Bektaş'la, farklı da olsa ilişkiler içinde olduğunu, Mevlevi fıkralarımda doğrulamaktadır.Anadolu'nun Moğol istilası süresince Moğol gölgesinde devam eden idareyi yıkmak noktasında Mevlâna Celalettini Rûmî, hangi tarafı tutmuştur?
Konya ve civarında Karamanoğulları sürekli bir ayaklanma halindeyken Mevlâna, Moğollar 'a karşı nasıl bir tutum sergilemiştir? Bu soruları, bugünün milliyet anlayışı içinde ele almak, elbetteki yanlıştır. Ama aslına bakılırsa, Mevlâna'da bir milliyet aramak mümkün olmaz. Çünkü o kendisini "Mânâ Âleminin Sultanı" yapmak istemekte, maddi alemin sultanı kim olursa olsun, kendisine hürmet ettiği müddetçe taktir görmektedir. Mevlâna bu yüzden bazen Moğollar'ı, bazen de Moğollar'a karşı isyan halinde olan Türkleritutuyordu. Mevlanakızdığı zaman Türkleriyerici ifadelerde bulunmaktan çekinmemişti. Kısaca Mevlâna için, Türk veya Moğol değil, sadece kendisine inanan, tarikatını kurmak yolunda ona hizmet eden hora geçiyordu.
Anadolu'da Moğol hakimiyetinin çökmekte olduğunu gören Olcayta Han’ın 1314’te Büyük Emir Çoban Bey’i Anadolu’ya gönderdiğinde, Emir Çoban bütün Tükmen beylerini huzura çağırmış, Karamanlılar huzura çıkmakta direnmiş Karaman üzerine yürüyerek Konya, Moğollarca ele geçirilmiş tam da bu sırada Mevlevi Ulu Arif Çelebi açıkça Moğol taraftarlığı yapmıştır. Bu gelişmeler üzerine Karaman beyi, Arif Çelebi'ye, "Komşu ve dost olduğun halde bizi değil yabancı olan Tatarları tutuyorsun" dediğinde Arif Çelebi'nin yanıtı, "Biz derviş kimseleriz ve Allah'ın iradesiyle devlet kime tefhiz edilmiş ise ona bakar ve iktidarının yanında yer alırız" olmuştur. Ulu Arif Çelebi'ye göre, "Allah memleketi Selçuklular'dan Cengiz Hanlılar'a ısmarlamıştır." 
Konya'da Mevlâna Celalettin'le son derece iyi ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler kuran Pervane, bir defasında ortaya çıkan bir hadise nedeniyle ahaliyi cezalandıracakken, Konyalılar Mevlâna'ya gelerek, Pervane'nin kendilerini affetmesi için aracılık yapmasını istemişler, Mevlâna'da Pervaneye bir güzel şefaat mektubu yazmış yollamış, Pervane de bu mektubu gözlerine sürüp şehir ahalisine kurtuluş vermiştir.


 

Hacı Bektaş'ı, Kırşehir hakimi Nurettin Caca'ya "Kadıncık Ana", dolayısıyla bir şikayet hadisesi de vardır. Çepni beylerinden birinin karısı olan Kadıncık Ana'nın, Hacı Bektaş'la münasebetini öne sürerek, Kadıncık Ana'nın kaynı tarafından Kırşehir'de bulunan Nurettin Caca'ya şikayeti akla Çepniler ile Hacı Bektaş ocağı ilişkisini kesmeye yönelik bir tertip olabileceğini de getirmektedir.
Birçok kaynaklarda, adı geçen Kadıncık Ana, Fatma Nuriye olup Kırşehirli Ahi Evren'ın eşidir. Ahi Evren, Caca Bey tarafından öldürülünce acıya ve baskıya dayanamayarak Sulucakaraöyük'e göçen Kadıncık Ana, Hacı Bektaş'a sığınmış, burada İdris'le evlenmiş, Vilayetname'ye göre; sonradan İdris'in kardeşi Sarı'nın, Hacı Bektaş'la Kadıncık Ana münasebetine ilişkin çıkarttığı dedikodu yüzünden bu hadisenin Caca Bey'e şikâyeti söz konusu olmuş, bu olayla da Hacı Bektaş üzerindeki idari baskı daha da yoğunlaşmıştır.   
Yine Vilayetname'ye göre; Hacı Bektaş, kendisine gelen Caca Bey'e kızarak uzun bıyıklarını ve tırnaklarını göstermiş, ertesi gün tutuklanacağını söylemiş, dediği gibi de olmuş, Caca Bey zindandan çıkınca da bir uç'a vali olarak atanmış.
Hacı Bektaş ocağı, çok eski dönemlerde bir kısım Çepni oymaklarının bağlı olduğu bir ocak konumundadır. Ayrıca bu dönemde Babailer'in ardılı olan Bektaşiler'inMevleviler'le iki ayrı siyasi parti gibi bulunduğu ve Caca Bey'in Mevlâna'yla ilişkilerinin çok iyi olduğu da hatırlanmalıdır.
Selçuklu sultanlarının atının üzengisini tutturan Mevlâna, kendisine kesinlikle boyun eğmeyen ve ters düşen iki kırsal kesim önderine Hacı Bektaş'a ve Ahi Evren'a kızmaktadır. Nitekim Ahi Evren'in, Mevlâna'nın övgüler yağdırdığı yakın dostu Caca Bey tarafından ortadan kaldırılmış olması da akılda tutulmalıdır.
Moğol istilası altında Selçuklu egemenliğinin zayıflayıp, beyliklerin kuruluş halinde olduğu 75 yıllık dönemde, bir yanda Mevlevilik, diğer yanda Bektaşilik yegane hakim tarikatlar olmuşlar, kuvvet kazanarak toplumsal yaşamın bütün alanlarına ve de meslek örgütlerine girmişlerdir.
Moğollar'in Küçük Asya'da saltanat sürdüğü dönem, Selçuk hanedanının kim olacağı Moğol hanının buyruğuyla mümkün olabilmiş. Bu anlamda Selçuk Sultanları bu istila süresince Moğol temsilcilerinin elinde oyuncak olmuştur. 1261 yılında II. İzzettin Keykavus, IV. Kılıçarslan tarafından Moğol yardımıyla tahttan atılmıştır.
Moğol Hanı Gazan zamanında bütün Anadolu askeri, tümenlere göre dört bölüğe ayrılmış, umumi vali tek olduğu halde bölükleri dört divan azası kendi aralarında kurayla taksim ederek herbiri bir bölüğün "Müstevfı"si olmuş, bunlardan Kırşehir'le Niğde, 'Cenup Bölüğü' olarak anılmıştır.
Moğol Hanı Gazan Han, Anadolu'da kukla Selçuk Sultanı bulundurmayı görev bilmiş, yerine geçen Olcaytu, Anadolu'yu kendi hakimiyetine katarken, Konya'da bulunan Selçuk şehzadeleri ile Simre'de bulunan Mesut şehzadelerine geçim vasıtası olmak üzere bazı yerler bağışlamakla yetinmiştir.
 Küçük Asya'nın Moğol istilası altında bulunduğu dönemde, Pervane, Süleyman Sahip Ata ve Fahreddin Ali'nin de Moğollar'ın emir ve destekleriyle Türkmenler'e karşı mücadele ettiği, Kayseri, Konya, Kırşehir, Çankırı, Sivas, Tokat ve Aksaray'da Ahi-Türkmen isyanlarını bastırdığı, buralarda Ahiler'e ait tüm işyeri ve medreseleri Mevlâna ve yakınlarına verdiği, Mevlâna'ya bağlanmayı kabul eden Ahiler'e dokunulmadığı, direnenlerin öldürüldüğü bir süreçte Türkmen dervişlerinin büyük bir kesimi İçanadolu'dan uçlara doğru göç etmek durumda kalmıştır.
Ahilerle dönemin Sulatanları ve Mevlâna arasındaki derin farklılığa bir örnek de Mevlâna'nın mektupları'nın tenkitleri ile ortaya konmuştur ki, söz konusu bir olayda Mevlânaînın dostu Hüsamü'd-Din Çelebi kendisi daha önce Ahi olduğu halde Ahi iken 'Haniah-i Ziya' üzerinde hak idda etmiş bu Hanigahı Ahilerin elinden alamayınca, Mevlâna'nın dolayısıyla Devletin yanında saf tutarak 4. Kılıçarslan'ın iktidarı zamanında vezir tayin edilen Tacü-d Din Mü'tez'in marifeti ile ve Devlet zoru ile bu hanigah Ahilerinin elinden alınıp Hüsamü-d-Din Çelebiye verilmiştir.
Ahi Evren'in ömrünün son yılarında kaleme aldığı bildirilen "Ağaz-u Encam" adlı eserinde bu duruma tepki göstererek "Bu zamanın kurt tiğnetli Sultanları kişilerin mallarına el koymaktalar." Demiştir ki, bı ifadelerden, Devletin uygulamalarından Ahilerin mal ve mülklerinin ellerinden alınmakta olduğu anlaşılmaktadır.

AHİ EVREN ÖLDÜRÜLDÜ...

Prof. Dr. Halil İnalcık, Mevlâna'nın müridi olan ve Kırşehir emaretine tayin olunan Caca Bey'in bölgede Moğol-Selçuk idaresine karşı olan Türkmenler ve isyan eden Kırşehir Ahiler'ini şiddetle kırıp geçirdiğini, Ahi Evren'ın da bu kırılıp öldürülenler arasında bulunduğunun tahmin edildiğini belirterek bu noktada Mikail Bayram'in çağdaş kaynakları tenkit ederek vardığı sonucun kabule değer olduğunu belirtir.
Mikail Bayram; Ahiler'in elinde bulunan işyerlerinin, medrese ve zaviyelerin Mevlâna'ya ve ona yakın kimselere verilmesi kararının alınması üzerine kırşehir'de Ahi Evren ve yakınlarının direnişe geçtiklerini, Mevlâna'nın müridi olan Caca Bey'in Kırşehir'deki bu isyanı bastırmaya memur edildiğini, sonuçta Ahi-Türkmen isyanının bastırıldığını ve Ahiler'in kılıçtan geçirildiğini, o sırada 90 yaşında olan Ahi Evren'ın, babası ile arası açık olan Mevlâna'nın oğlu Alaladdin Çelebi ile birlikte öldürüldüğünü ciddi kaynakların tenkitleriyle birlikte ortaya kor.

 

Dönemin Tarihçilerinin ve yazarlarının Ahi Evren'ın adını zikretmekten kaçındığına ve bunlardan birinin de Aksaray'lıKerimüddin Mahmut olduğuna işaret eden Mikail Bayram bu Aksaray'lı tarihçinin 'Müsemeretu'l-ahbar' adlı eserinde Ahi Evren Şeyh Nasirüd-Din Mahmuf ve Mevlânanın oğlu Alaaddin Çelebinin öldürüldükleri olayı isimler zikretmeden şöyle anlattığını nakleder:
'Kırşehir emirliği Nureddin Caca'ya verildi. Ordu ile onun üzerine seldi. Bir süre muhasara edildi onu kaleden söküp attılar. Hariciler ki (Türkmenler) ona uymuşlardı. Kamilen öldürüldüler.
Vezir pervane, Kırşehir emiri Cacaoğlu, Şems, Mevlâna, Mevlâna oğlu Alaaddin çelebi ve Ahi Evrenilişkilerinin boyutunu aydınlatmak döneminin Kırşehri'nin sosyal siyasal tarihinin aydınlatılmasıyla atbaşı gibidir.
Şems'in Konya'ya Mevlâna'nın yanma gelmiş olmasıyla birlikte, bir çok şey değişmiştir. Mevlâna'nın babasıyla birlikte Belh'den gelmiş olan eski halis müritlerinde  Mevlâna'yı hakkın öncüsü gerçek Şeyh,zamanın kutbu olarak görenlerin bu inancı ciddi anlamda sarsılmaya başlamıştır.
Bir çok Kaynaklara göre Mevlâna Şems'le birlikte olduktan sonra öğretimi ve vaaz etmeyi bırakıp sema ve raksa başlamış, sırtına hint alacasından hırka,başına da bal renginde yünden külah giyerek gece gündüz kendi aleminin içine girmişti.
Konya halkı bu duruma karşı sokurdanmaya başlamış, Şems'e karşı da ciddi düşmanlıklar gelişmiştir. Çoğu eski müritler Mevlâna'ya 'Deli' Şems'e de 'Cadı' demeye başlamıştır.
İşte bu süreçtir ki, Mevlânanın oğlu Alaaddin, Mevlânanın düşmanlarıyla iş birliği yapmış, birçokları Şems'in ölümünden Mevlâna'nın oğlu Alaaddin'i de sorumlu tutmuştu.
Mevlâna Şems yüzünden bütün akrabalarına bile yabancı olduğunu zikrettiği bir gazelinde şöyle demiştir:
'Senin canını kendi canım gibi gördüm' senin hatırın için bütün akrabalarıma yabancı oldum' 
Mevlâna'nın oğlu Alaaddin'in, Şems'in öldürülmesiyle ilgili iddalarda kaynaklar genellikle Eflaki'nin rivayetlerine dayanır. Mevlâna'nın bir diğer oğlu Veled, ipdidanme'sinde bu görüşe mualiftir. Veled'e göre Şems alıp başını gitmiş giderken de 'bu sefer öyle bir gideceğim ki benim nerde olduğumu kimse bilmeyecek... Herhalde onu birisi öldürmüş diyecekler.' Demiştir kendisine...
 Şems'in öldürüldüğü iddialarının tarihi 1247dir. Bu hadiseden sonra suçlanan Mevlâna'nın oğlu Alaaddin Çelebi Kırşehir'e gelip yerleşmiştir.
Bir çok araştırmacı, yine bir çok ciddi kaynakların tenkidi ile, Şems'in öldürülmesinde Ahi Evren'm parmağının bulunduğunu, beklide Ahi Evren tarafından öldürüldüğünü belirtir. Burada Mevlânanın oğlu Alaaddin Çelebi ile Ahi Evren arsında bir yakınlık aşikardır. 1261 yılında Mevlânanın oğlu Alaaddin Çelebi ile Ahi Evren Kırşehir emiri Nureddin Caca tarafından öldürülmüşlerdir.
Dönemin Küçük Asya'sında ve özelikle de Konya- Kırşehir hattında Caca oğlu Nureddin, Mevlâna bir cephe Ahi Evren Hacı Bektaş ve Türkmenler bir başka cephedir
Cacaoğlu Nurettin'in, Mevlâna Celaleddin ile münasebetleri oldukça sıkıdır. Nitekim Cacaoğlu'nun yakın ilişkide olduğu Pervane'ye de, ziyaretlerinde kusur işlemediğini, öğütlerinden yararlandığını ve hatta Mevlâna'nın mektuplarında da övgüyle bahsederek "Kutlu Uluğ Pervane, Uluğ Pervane, Pervane-i A'zam"diyerek hitap ettiğini Osman Turan aktarmaktadır.
Mevlâna'nın Caca Bey'le kurduğu ilişkilere en somut örneklerden biri de, kendi tuğracısıNizamüddin'e yardım ve ihsanlarda bulunması için Caca Bey'e yazdığı mektuptur.
Pervane adı, bugüne kadar yazılmış Kırşehir tarihine ilişkin kitap, makale ve yazılarda çok geçmemesine rağmen, Cacaoğlu Nurettin'le olan aynı siyasal çizgisi; özellikle de başlangıçta Moğollar'la iyi geçinme noktasında da, Memlûk Sultanı Baybars'ın gelişi sırasındaki tavır ve tutumda da örtüşmektedir. Bu Pervane Moğollar'a elçi giderek sulh yapan Vezir Mühezzibüdin Ali Bin Muhammed'in de oğludur.
Mevlâna'nın sesine daima kulak vermiş olan bu vezir pervane'nin aile çevresinde de Mevlevilere öylesine bir ailesel bir bağlılık oluşmuştur ki; Amasya'daki Mevlevihane, pervanenin oğlu tarafından yaptırılmıştır.
Pervane'nin babası olan bu vezir, Baycu Noyan'ın Sivas'ı teslim alıp Kayseri'yi yağmalamasından sonra peşinden giderek Muğan'a varıp Noyan ila sulh yapmıştır.
Pervane'nin babası bu vezir, Iran asıllı olup öldükten sonra yerine vezir olarak İsfahanlı Şemsettin atanmış, Isfahanlı'ya özel bir ödül olarak da Kırşehir Valiliği verilmiştir. İsfahanlı Şemsettin, II. Gıyasettin Keyhüsrev'in annesiyle evlenince daha da güçlenmiştir.
CACABEY BAYBARS'A TESLİM 
Baybars, Anadolu'ya geldiğinde Moğol kumandanlarının hemen hepsini öldürüp tutsak ederken, Baybars'a karşı savaş düzenine geçen Moğol-Selçuk ordusu içinde, Moğollar'ıngüvenmeyerek savaşın dışında tuttuğu Pervane'nin ordusu da Baybars'ın gözünde bu yenilgiye dahil edilmiş, kendisi ve oğullarıyla 16 Nisan 1277'de tutsak alınmıştı. Ki, bu savaşa ileride görüleceği gibi Pervane'yle birlikte katılıp yenilgiye dahil edilen Nurettin Caca ve kardeşi Sıracettin de, Baybars tarafından esir alınıp Şam'a götürülmüş, kardeşi orada kalırken Nurettin Caca, tutsakların serbest bırakılmasıyla tekrar Kırşehir'e dönmüştür.
 

Caca Bey Vakfiyesi'nin şahitleri arasında görülen Samagar, Nabci,Samdagu, Tuhu ve diğer noyanlar gerek Anadolu'da gerekse komşu ülkelerde büyük askeri ve siyasi roller oynayan ünlü İlhanlı şahsiyetleriydi.
Ahmet Temir1272'deCaca Bey Vakfıyesi'nde birçok Moğol noyanlarıyla birlikte şahit olarak gösterilen Baynal'ın, daha öncesinde1262'de Aksaray civarında Sultan IV. Kılıçarslan'in öldürülmesiyle sonuçlanan hadisenin içinde olduğunu, Caca Bey'in de bu olaya Pervane'nin ısrarıyla ve Moğol noyanlarıyla birlikte katıldığını belirtmektedir.
Pervane, IV. Rükneddin Kılıçarslan'la anlaşmazlığa düşmüş, bu sultanın öldürülmesi için İlhanlı Sarayı'ndan gizli bir emir de gelmiş, Sultan Baybars'la gizli gizli haberleşmede bulunarak Pervane'ye karşı suikast hazırlamakla itham edilmiştir. Pervane'nin Moğol komutanlarını iknasıyla, Kırşehir dolaylarında bulunan Nabci Noyan askeri kıtasıyla Aksaray'a hareket etmiş, bu muharebede IV. Rükneddin Kılıçarslan öldürülmüş, Caca Bey de bu savaşta Moğol tarafını tutmuştur.
Mevlâna'ya yakın Eflaki, Sultan IV.Kılıçarslan'ın, tatarın yurttan defedilmesi meşvereti için çağrıldığını, bu arada Sultan Kılıçarslan'in Mevlâna'ya geldiğini, Mevlâna'nın Sultan Kılıçarslan'a 'Bu işe girme, gitmesen iyi olur' dediğini, Mevlâna'nın, sultanı tatar hakimiyetine son vermek kavgasından vazgeçirmek için çaba harcadığını, Sultan'ın Mevlâna'nın sözünü dinlemediğini ve varıp Aksaray'a çıktığını, orada da yakalanarak yay'in kirişi ile boğularak öldürüldüğünü aktarır. Aynı benzer kaynaklar da Mevlâna öldürülen Sultan'ın arkasından yazdığı gazelde 'Sana demedim mi ki, oraya gitme çünkü senin aşinan benim' demiş... Bir başka gazelinde de 'Sana demedim mi ki, oraya gitme ki seni müptela ederler, bir bakışta seni bela okuna amaç ederler' demiştir.
Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velîdi Togan, Moğollarla birlikte yahut onların zamanında gelmiş olduklarından kendilerine "Tatar" denilmiş olan, sonra da kalabalık oldukları halde, Türkmen zümreleri arasına giren Eskişehir ve Ankara civarında dağınık yaşayan "Turgutlulardan bahsetmekte, bu "Turgutlular'in bir Tatar uyruğu ya da Moğollar zamanında gelen Türk uyruğu kabul edildiğini belirtmekte ve en önemlisi bunların "Cacaoğlu" denilen mahalli beylerin idaresinde yer aldığını belirtmekte, Caca Bey'in Vakıfnamesi'nde bu zatın Ankara, Konya ve Kırşehir'de efkafı da zikredildiği bildirilmekte, bu vakfiyelerin efkaf müzesindeki nüshasının arkasında İlhanlılar zamanında Uygur harfleriyle yazılan bir kayıttan bahsetmekte, Eskişehir'in de îlhanhlar'ın naipliğine tabi olduğundan şüphe duymadığını belirtmektedir.(75)
Ayrıca A. Zeki Velîdi Togan'ın eserinde, Vakıf Cebrâ'il bin Câca "Emir ve Sipehsalar-i kapir" Tesmiye edilmiş ve Selçuk emiri olması icab ettiği söylenmekte ve devamla babasının ismi olan "Caca"nın halis Moğol ismi olduğu da bildirilmektedir.
Nitekim Kırşehir'de Caca Bey tarafından 1272 yılında yapılan Caca Bey Medresesi Vakfiyesi'nin de Uygur harfleriyle yazılan Moğolca kısmı ve de Moğol noyanlarının şahit olarak gösterilmiş olması da akılda tutulmalıdır. Bir yandan kendilerini yurtlarından eden Moğollar'a, diğer yandan Selçuk devletinin önemli ölçüde kolladığı Rum esnaf ve sanatkarlarının mallarıyla rekabet etmeye ve varlıklarını devam ettirmeye çalışan Ahiler'in, kendi aralarında bir örgütlenme gerçekleştirerek dayanışma sağlamaları, onları ülke çapında saygın bir konuma getirmiş, sosyal, iktisadi ve yer yer askeri nüfuzunu artırmıştır.
Kırşehir'de Kayabaşı Mahallesi'nden ve Kılıçözü çayına yakın bir noktada yer alan ve halk arasında öteden beri 'Kaya Şeyhi Türbesi' diye nitelenen bir harabe vardır.
Hacı Bektaş Vilayetname’sinde, Hacı Bektaş'ın Kırşehir'deki bu Kaya Şeyhi ile adı geçen noktada sık sık buluştuklarına değinilir ve şöyle denir.
'Rivayettir ki, Hacı Bektaş HorasiniKadesallahuSırrehülazizin Salih adlı aziz ile mülakat olduğunu ayan ve beyan eder:
Bir vakit Sultan Hacı Bektaş Veli Kırşehri'ne varmışlar idi. Ol vakit Kırşehri'ndeSeyyid Salih adlı bir er var idi. Ol Seyyid Salih mezarı yakınında bir tekye dahi var meşhurdur. Kaya tekyesi derler. Bektaşihanedir.
Hazreti Hünkar ve Ahi Evren Padişah Şeyh Süleyman ve İsa mücerred ve Seyyid Salih mezarı yerindeki halvette oturup sır sohbetini ederken, meğer o aradan bir ırmak geçerdi. Ol ırmağın kurbağalan ötmeye başladılar. Şöyle İdm, erenlerin sohbetine onların öttüğü hali bir huzurluk verdi, incindirler.
Bu rivayet ırmaktaki kurbağaların ötmesi, huzursuz olmaları ve Hacı Bektaş'ın keramet gösterip kurbağaların sesini kesmesiyle devam eder.
Burada geçen 'Kaya Tekkesi'ninvilayetnâme de 'Bektaşihâne' olarak zikredilmesi kayda değer bir bilgidir.
Büyük zenginlikleri elinde toplayan Mevlevilerle Ahiler arasında sürekli olarak çatışma hep mevcut olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti Moğol kuşatması altında, kukla duruma düşünce, Kuran'ı kaynak gösterip Moğol hanlarını destekleyen ve düzenin dinsel fetva ayağını oluşturan Mevlevi sultan Veled, vaktiyle Ahi zanaatkarların cephesini kast ederek 'Soyu olmayanlar yükselecek ve en önemli makamlar aşağı düzeyde kişilere verilecektir.' diyerek 1. AlaaddinKeykubat'm bir düşünü yorumlamıştır ki, aslında bu tedirginlik bile Ahiler ‘in yüzünden Mevlevilerin zaafa uğratılması kaygısının ta kendisidir.
Aslına bakılırsa Ahiler; çeşitli sanat dallarıyla ve zanaatkârlıklarıyla feodal bir düzen içinde kaçınılmaz olarak gelişecek, üretim ve paylaşım ivmesi yönüyle, feodal sisteme karşı bir mücadele cephesi açmıştır.
Nitekim Ahiler, feodallere karşı savaşım yürütürken Hıristiyan zanaatçıları da yanma almışlardır. Daha önemlisi ayinleri Sünnilikten kopan Ahiler ‘in kişiliğinde Hıristiyanlar, Ahileri ekonomik ve dinsel müttefik yakınlığı içinde görmüşlerdir.
Öldürülünceye kadar Moğol istilasına ve Moğol-Selçuk işbirliğinde ifadesini bulan yönetime karşı mücadele eden Ahi Evren'in mücadele azmi ve de Karaman, Denizli, Niğde ve Kırşehir'deki Türkmen hareketlerinin varlığı, Osmanlı Devleti'ni ortaya çıkartan ciddi bir temel olmuştur.
Kaynaklarda bir dönem Ahiliğin Denizli'de yaygınlaştığını görüyoruz. Mikail Bayram’ın ciddi kaynakların tenkitlerini yaparak ulaştığı bir saptamaya göre, Ahi Evren'in, Babai İsyanı'ndan sonra Konya'da 5 yıl hapsedilmesinin ardından devrin yöneticilerine küserek bir uç kenti olan Denizli'ye gelmiştir. Nitekim Ahi Evren tutsaklıktan kurtulduktan sonra Denizli'de bulunduğu yıllar, Antalya'daki Ahi Yusuf Mescidi ‘nin yapıldığı yıla da rastlamaktadır.
II. Gıyaseddin'in ölümünden sonra işbaşına gelen yöneticiler, Sadru'd-Din Konevi'yi ricacı olarak Denizli'ye gönderip Ahi Evren'i Konya'ya davet etmişlerdir. Ahi Evren 1248 yılında Denizli 'den ayrıldığında yerine Ahi Sinan'ı vekil olarak bırakmıştır. Aynı dönemde Antalya'daki Ahi Yusuf un da Ahi Evren'in Antalya'daki vekili olduğu ve hatta Ahi Evren'in kaynatası Kirmani'nin talebeleri arasında yer aldığı bildirilmektedir.
İşte tam da bu dönemde Ahi Evren "Mehdi Fakr u Zemmi Dünya" (Dünyanın kınanması, varlıktan uzak durmanın öğülmesi) adlı Celalettin Karatay'ın isteği üzerine kaleme aldığı kitapta bu hapislik yıllarından bahseder. Ve şöyle der:
"O'nun (Karatay'ın) bu emrini uyulması gerekli olan bir vecibe olarak kabul ettim. Fakat düşündüm ki, beş seneden beri, bigünah ve hatam olmaksızın feleğin okundan almış yara ve zamanın insanlarından gördüğüm zulüm ile iradem elden çıkmış, fikir hayatım yıkılmış, perişan bir gönül ve dağınık bir düşünceyle, gönül sahipleri tarafından sevilen bir zorlukta ve zevk-i selimi olanların beğeneceği bir üslupta bir eser yazmayı imkânsız gördüm. Az kalsın azmim yıkılacak, teşebbüsüm neticesiz kalacakken Allah'a yalvarmam ile, ilahi inayet imdadıma yetişti. O'nun yardımına nail olunca, bu işi başardım"

KARAMANOĞULLARININ KONYA TAHTINI BASMASI SIRASINDA AHİLER


Karamanoğlu Mehmet Bey, Baybars'ın Anadolu'ya gelişini fırsat bilerek aynı yıl içinde 1277'de Konya üzerine yürüyordu.
Karamanoğulları; Eşrefoğullarıve Menteşe'den yardım görerek Konya'ya saldırdıklarında Memluk Sultanı Baybars'la doğrudan ilişki kurmuşlardı.
Moğollar'ın Kayseri'den Erzurum'a kadar olan bölgede 200 bini aşan insan katliamı, Karamanoğlu Mehmet Bey'in harekete geçmesine neden olmuş, Siyavuş adında bir şehzadeyi Hükümdar atayarak zaptettiği Konya'nın tahtına oturtmuştur.
Selçuknameler "Bu şehzadeyi II. İzzettin Keykavus'un oğlu değil" diyerek kabul etmemiş, bu yüzden de adını "Cimri" koymuşlardır.
Karamanoğlu isyanının bastırılmasından sonra başta Konya ve çevre bölge olmak üzere Moğol-Selçuklu ittifakı, Karamanoğulları'na ve Karamanoğluları'yla işbirliği yapan Türkmenler'e karşı acımasız bir yıldırma hareketine girişmiştir.
"Cimri" olayında Konya halkının Karamanoğlu Mehmet Bey'e karşı bir direniş içinde olmadığı görülürken Konya valisinin Karamanlar'a karşı şehrin savunmasında Ahiler'e güvenmediğini, yine Claude'den öğreniyoruz. Mustafa Akdağ, Ibn Bibi'ye dayanarak aktardığı bilgilerde Ahiler'in Karamanoğulları'nın Konya'yı basması olayı karşısında takındığı tutum biraz daha aydınlanmaktadır.
Karamanoğulları'nın ele geçirdiği Konya'yı Sultan Gıyasettin Keyhüsrev, Moğol yardımları sayesinde geri alarak Konya'ya girmiş, bu sırada "Fityan" (genç işçiler) ve başlarındaki "Ahiyan" Ahi esnaf reisleri bu defa sultanı iyi karşılar görünmüşlerdir.
Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya'yı bastığında halka hitaben yayınladığı ilk fermanda "bundan sonra divanda, dergahta ve bârgâhta (saray ve resmi daireler), mecliste, meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmayacaktır." demiştir.

 

Esasen Türkçe'nin bir yönetim dili olarak 1277'de Konya'da hüküm süren Karamanoğlu Mehmet Bey'in girişimiyle oluşu dikkate değer bir yeniliktir.
Karamanoğlu Mehmet Bey'in fermanı, Türkçe'nin Anadolu'da yönetim dili olması yönüyle bir ilktir. Nitekim İslam tarihi uzmanlarından ClaudeCahen bile bu konuda şaşkınlığını saklamamaktadır."Bütünbunlann arasında en çok şaşılacak şey ise, Türkmenler'inArapça'yı ve hatta Farsça'yı bilmemeleri nedeniyle Rum'daki Selçuklular'in tarihinde ilk kez Türkçe'yi kullanan bir divan kâtipliği kurmuş olmalarıdır."
Esasen Türçe'nin resmi dil olarak ilan edilişi olayı, doğrudan doğruya Karamanoğlu Mehmet Bey'le de sınırlı değildir. Karamanoğulları'nın atası Nuri Sufi aynı zamanda bir Babai şeyhi olup, Baba İlyas'ın halifesidir. Dilleri saf Türkçe'dir. Baba İlyas'ın oğlu Âşıkpaşa'nın babası Baba Muhlis, bu hadiselerde etkin bir rol oynamıştır. Türkçe'nin dönemin resmi yönetimine karşı ayaklananlar tarafından resmi dil ilan edilmesine giden sürecin yegane dinamiği, Baba İlyas'ın kurduğu ve filizlendirdiği ocaktır. Bu yüzdendir ki, Kırşehirli araştırmacı Cevat Hakkı Tarım, "Meşhur Cimri vakasında Konya'yı zaptettikten sonra 1277 yılında çıkarttığı bir fermanla Türkçe'nin resmi dil olarak ilan edilişinin en büyük şeref payı, Muhlis Paşa'ya ve Babailer'in karargâhı olan Kırşehir'e düşer" der.
Karamanoğlu Mehmet Bey'in; Kuran dili olduğu için medreseler vasıtasıyla vücut bulan Arapça'ya ve işlenmiş bir edebiyat dili olan Farsça'ya karşı tutumu Türkçe'nin vücut bulması doğrultusunda ilk siyasi çıkıştır. Zira söz konusu dönemde Arap, Fars ve Türk kültürleri arasındaki savaş; Türkçe adlar yerine eski İran isimleri almaya başlayan, Şehnameler yazdıran, Farsça ve Arapça unvanlar alan Selçuk sarayına karşı, kendi kültürlerine inatla sahip çıkan geniş Türkmen kesimleri arasındadır.
Nitekim Sarı Saltuk Menkibesi, ayrıca Baba İlyas, Hacı Bektaş, Seyyid Mahmut Hayrani, Hacı İbrahim Sultan, Hacim Sultan, Ahi Evren, Seyyid Harun gibi şahsiyetler hakkında yazılan menâkip-nameler halk tarafından büyük ilgiyle okunurken, Fars edebiyatı Selçuk sultanlarının destek ve himayelerinde büyütülmüştür.
Karamanoğlu Mehmet Bey'in bu fermanı, Türk kültür tarihi bakımından mühim bir olaydır. Konuşulması istenmeyen dilin Farsça olduğu muhakkaktır. Bu karar, herhalde yalnız Karamanoğlu Mehmet Bey'in değil, o zaman sayısı epeyce fazlalaşmış bulunan aydın Türklerin duygusunu ifade etse gerektir. Zira bu esnada Klasik Türk Edebiyatı da ilk mahsullerini vermeye başlamıştır.
XIII. yüzyılın sonu ile XTV. yüzyılın başlarında Anadolu Türk Edebiyatı açılıp serpilişe tanık olur. Küçük Asya'da Selçuk Devleti'nin yıkıntıları üzerinde Türk beyliklerinin ortaya çıkışı, Türkleşmiş bir jeopolitik bütünlükle kültür ve düşünce etkinliklerinin gelişmesine de uygun şartlar doğurmuştur.
Moğollara karşı mücadelenin başlıca temsilcileri olan Karamanlılar üç çeyrek asırlık bir mücadele içinde korkunç zararlara uğramış, sık sık ezilmiştir. Ne var ki, etrafı diğer başkaca beyliklerle çevrili olduğundan genişleme şanslarını yitirmişlerdir. Bu duruma karşılık Marmara sahillerini fetheden ve hızla Balkanlar'a ayak basan Osmanlı Beyliği'nin zaferleri; Anadolu'nun dört bir yanından gelen gaziler, alimler, şeyhler, babalar ve dervişlerle desteklenmiştir. Başlangıçta Osman Gazi'nin Bizans'a ilerleyerek zaferler kazanması, Anadolu'da Gazi ruhunu canlandırmış, Moğol istilası altında ezilen geniş bir kesim Osmanlılar'a koşmuştur. Böyle olunca da Türkistan'dan başlayan Selçuklular ve Danişmentliler ile Anadolu'da gelişen cihat ruhu Bursa'da tekerrür etmiş, Osmanlılar bir Gazi devlet olup çıkmıştır.
Gerek Anadolu Selçukluları, gerekse Kösedağ Savaşı'nın hemen ardından Anadolu'nun Moğollarca işgale uğramasının yıkıntıları üzerinde, aynı ya da yakın zaman dilimlerinde buluşan Baba İlyas'lar, Baba İshak'lar, Âşık Paşa'lar, Hacı Bektaş-ı Veli'ler, Ahi Evren'ler, Taptuk ve Yunus Emre'ler Anadolu'yu bizim yapanlardır. Bizi el kapılarına muhtaç etmeden bir orman gibi kardeşçe bir arada koyun koyuna yaşamayı öğretenlerdir.
Kaynağı Türkler'in ilk dini olan Samanlıktan alan Babailer ile bu kaynaktan doğan Türkmenler, gerek Anadolu Selçukluları döneminde gerekse Moğol istilası sırasında ulusal özümüzü kollayan ve ayakta tutan yegâne dayanaklar olmuştur.
Osmanlı'nın ilk yıllarında Anadolu'da genişleme politikalarının süreçleri içinde Bektaşiler ve Ahiler çok önemli katkılar sağlamışlardır.
Selçuklu sarayı resmi dilinin ve edebiyatının Farsça olduğu devirde, Türk halkı arasına girerek kadınlı erkekli toplantılarda Türk dilinin, müziğinin, şiirinin, geleneklerinin korunması ve gelişmesinde Hacı Bektaş-ı Veli'nin, bu Türk bilim ve düşün adamının büyük emeği geçmiştir.
 

Eski Türk gelenek ve göreneklerine karşı dönemin egemenlerinin öylesine resmi bir karşı koyuş yaşanmıştır ki Ahi Evren'İn kayınbabası Kirmani'nin kadınlarda bir arada oturması eleştirilmiş, Niğdeli Kadı Ahmet, bu durumu garazkörlük numunesi göstererek Niğde, Aksaray çevresindeki Tapduklular'ın kadınlı erkekli Tasavvufı sohbet meclislerinde bulunmalarını, kız ve karılarını başkalarına piş-keş etme şeklinde anlatmış, Salih peygamber zamanındaki kötülüklerin bu Taptuklar arasında devam ettiğini bile öne sürmüştür... Ahi Evren'in kayınbabası Kirmani ve benzer Türkmen dervişlerine yönelik bu saldırılar aslında Arap-Acem cephesinden bir saldırıdır.
Nitekim 'Hacı Bektaş vilayetname'sinde bunun tersine Kirmani'nin kızı ve Ahi Evren'in eşi Fatma Hatun için 'Büyük bir Mürşide olduğu, yalnız genç kızları va hanımları değil, erkekleri de işaret ettiği' anlatılmış keşif ve kerametlerinden birçok örnekler verilmiştir.
Kadınlı erkekli bir arada zikir ve meclislerde bulunma adetleri, eskiden bu yana Türkmen Mutasavvıfları'nın adet ve gelenekleri olmakla kalmamış, Anadolu Selçukluları zamanında Türkmenler arasında da yaygınlık arz edilmiştir.
Ahi Evren'in kayınbabası ve eşi Baciyan-ı Rum örgütünün başı Fatma Bacı'nın (Kadıncık Ana) babası Evhadu'd-Din Kirmani de bu meşrebin öncüleri arsında olmuş, bu yüzden de dönemin egemenleri ve Mevlâna'nın ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Mevlâna'ya "Kirmani'nin genç delikanlılarla Sema durduğu fakat çok iffetli davrandığı" söylendiği zaman Mevlâna 'Keşke o kötülüğü yapsaydı da bu adet sona erseydi kötü yol olduğu bir an önce anlaşılmış olsaydı.' demiştir.

OSMANLI'DA AHİLER

Osmanlı kuruluş döneminin Türkmen aristokrasisi; Ahiler, Muharip Gaziler, Alpler ve Türkmen kabilelerine dayanan Osmanlı Beyliği'nde "egemenlik" unsurları olmasına karşın, sonraları İslami nitelikte bir "Sultan" kimliği kazanılmasıyla Osmanlı padişahları her türlü siyasi gücü kendi ellerinde toplamışlardır.
Ahiler'in Osmanlı devletinin kuruluşundan Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar vezirlikleri elde tuttukları Çandarlılar'ın da Ahi ve de Osman Bey'in kayınpederi Şeyh Edebali'ye akraba olduğu bilinmektedir.
Kırşehir ve Ankara, Osmanlılar tarafından ilk defa Sultan Orhan zamanında Osmanlı mülküne katılır. Osmanlılar'in Kırşehir ve Ankara'daki iktidarının bu dönemde çok sağlam olmadığı Ahiler'in bölgede kendilerine özgü bir idare kurdukları bilinmektedir. Sonradan I. Murat döneminde, bu bölge ikinci defa ve kesin olarak Osmanlı mülküne geçmiştir ( 1362).
 

Ahiler'in Ankara'yı Osmanlılar'a tesliminde oynadığı rol "Düzme Mustafa" olayında Bursa'da oynadıkları rolün aynısıdır.
Karamanoğlu Alaaddin Bey, Osmanlı Hükümdarı I. Murat'ın kızı Melek Harun'la evlenerek, Osmanlı hanedanıyla akraba olmuşsa da Osmanlı'nın Rumeli'den başka Orta Anadolu'ya doğru yayılarak, Karamanoğulları'na komşu olacak kadar ilerlemeleri Karamanoğlu Alaaddin Bey'i tedirgin etmiş. Karamanlılar, Sultan Orhan zamanında nüfuz edilen Ankara ve Kırşehir yöresini Orhan'ın ölümü üzerine Osmanlı'dan tamamıyla alma yoluna giderek bölgede etkin olan Ahileri bu işte kendilerine yandaş etmeye çalışmışlardır.
Ahiler, bu bölgede bir süre iktidar kurmuşlar, sonra da I. Murat'a karşı tutunamayıp 1362'de Ankara'yı yeniden Osmanlı'ya teslim etmişlerdir.
 
Ankara'nın Osmanlılarca ele geçirilmesinden önce, bu bölgede bir Ahi Cumhuriyeti'nin varlığından bile söz edilmektedir. Esasen Ankara'nın Osmanlılar'caAhiler'in elinden alındığı da bilinmektedir."Bahsi geçen Ahi Cumhuriyeti'nin başı da Ahi Serafeddin ve Ahi Hüseyin Efendi'ler olmuş, Ahiler bu bölgede, 50-60 yıl varlık göstermişlerdir .
Yine bazı kaynaklara göre, Ankara Ahiler'i, Sultan Murat'ı tanımayarak, Ankara'da Osmanlı muhafızlarını kovmuşlar, Karamanoğulları da bu durumdan kendileri lehine yararlanmaya çalışmış, Sultan Murat bu gelişmeler üzerine Ankara Kalesi'ne saldırarak kenti ele geçirmiştir 
Hoca Sadettin Efendi'ye göre, Ahi adını taşıyan topluluk istiklal davasına düşerek Ankara Kalesi'ni ve çevresini ele geçirmiş, sonra da Osmanlı'ya karşı direnemeyeceğini anlayınca da boyun eğip kalenin anahtarını Osmanlı'ya teslim etmişlerdir.
Ahiler yeni fetih edilen kentlere,  Türkmenler ’in yerleştirilmesinde sayısız yararlılıklar göstermiş, bu kentlerde lonca üyeleri olarak oluşturdukları manevi yardımlaşma topluluğu ile yerlerini almışlardır.
Nitekim bu zamanda Ahi Şeyh Edebali'nin yeğeni Ahi Hasan, öne çıkar. Ahi Hasan, Osman Bey'in seferlerine katılır. Bursa'ya yerleşerek bir tekke yaptırır. Osman Bey öldükten sonrada mirasın bölüşümünde hazır bulunur. 
Aşıkpaşazade, Osman Gazi zamanında ulemâdan Dursun Fakı'yi dervişlerden de Baba Muhlis'i,Osman Gazi'nin kayınatası Şeyh Edebali'yi ve de Ahi Hasan'ı kerametleri olan duaları makbul azizler olarak gösterir.
Âşık Paşa oğlunun "duaları makbul ve kerametleri zahir olmuş azizler" dediği bu kimseler, Osmanlı ile Anadolu'yu birbirine bağlayan yegâne köprüdür.
Şeyh Edebali son zamanlarda kızı ve torunu Alaaddin'le birlikte Bilecik'te oturmuş. Bilecik'e bağlı Kozağaç köyünün öşür, hasılat ve bunların iaşesi de kendilerine tahsis edilmiştir.Şeyh Edebali'nin kızı ve Osman Bey'in karısı Rabiya veya Bal Hatun, kendilerine verilen köyü tekkeye vakfetmiştir.
Sapanca bölgesinde Süleyman Paşa, bir köprünün yapımı için topraklar vakfetmiş, yönetimine de Ahiler'i getirmiştir.
Orhan'ın oğlunun anısına İznik'te yaptırdığı zaviye, Karaoğlan takma adını taşıyan Osman İbn Yusuf’ça yönetilir. Onun bir oğlu olan Ahi Mustafa da, yöneticilik görevini babasının ölümünden sonra üstlenmiş, Orhan'ın kızı Hatice de Ahi Turca yararına bir zaviye yaptırmıştır.
İbnBatû da Anadolu'yu dolaşırken Balıkesir'e, Güre'ye ve Geyve'ye gelerek Mudurnu'da da Ahilerin baktıkları bir zaviyede kalmıştır.
Ahiler, Osmanlı toplumunun kuruluş döneminde işin bizzat içinde ve güçlü bir konumda olup, ölen hükümdarın yerine kimin geçeceği noktasında da söz sahibi olmuşlardır. Nitekim Orhan Bey'i beylik makamına Ahiler getirmiştir.

ALPERENLER AHİLİK ÖRGÜTLENMESİYLE DE ALÂKALIDIR.

Bektaşilik, Sünniliğe ve medrese iskolastiğine karşı cephe almış, Haydariler, Abdallar, Kalenderiler gibi benzer düşünceye sahip kitleler arasında yayılmıştır. Bektaşi edebiyatında da görülebileceği gibi toleranslı bir ruha sahip olması nedeniyle de kalabalık taraftarlar bulmuş, Horasan'a erenlerinin savaşçı vasfı dolayısıyla da askeri zümre tarafından kendilerinden faydalanılmış, Osmanlı'nın ilk kuruluş yıllarında bunların ileri gelenlerinin birçoğu savaşlara katılmış ve "Alperenler" diye anılmıştır ki, söz konusu Alperenler Ahilik örgütlenmesiyle de alâkalıdır.
İslam’dan önceki dönemlerde Türkler arasındaki savaşçı kahramanlara Alp ya da Alp-eren denilirdi ki, bu niteleme Türk halkının adeta model kahramanıdır. İslam'dan sonra bu Alplik yerini Gaziliğe bırakmış, fetihleri İslam’la da siyasa eden bir niteliğe bürünmüştür.
Trakya ve Balkan ülkelerinin Türkleştirilmesinde ve İslamlaştırılmasında dervişlerin önemli katkıları oldu.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİNDE 1262 AHİ VE BEKTAŞİ ZAVİYESİ

Savaşlar sonrası, fethedilen yerlerin yeniden inşası ve işletilmesi gerekiyordu. Dervişlerin asıl faaliyetleri o zaman başlıyordu. Onlar düzenleyici ve insancıl davranışlarıyla halkın gönlünü kazanıyorlar, askerlerin gücüne olan ihtiyacı azaltıyorlardı. Hoşgörülü ve uzlaştırıcı bir davranış içinde oldukları için başarılı oluyorlardı.
Kolonizatör dervişler, çoğu zaman Bektaşi tarikatına bağlıydılar. Ya da Bektaşilere yakın olan Ahi ve Abdal gruplarından geliyorlardı. 
Osmanlı'nın ilk yıllarında birçok yüksek görevler için Anadolu kentlerinden yardımcılar getirilmiş, bu kentlerin başında da Kayseri, Konya ve Sivas'la birlikte Kırşehir de yer almıştır.
Kanuni Sultan Süleyman dönemi Anadolu tapu (tahriş) kayıtlarında, Anadolu'da 623, Karaman'da 272, Rum'da 205, Diyarbakır'da 14, Dulkadir'de 57, Paşa Livası'nda 67, Silistre'de 20, Çime'de 4 olmak üzere toplam 1262 Ahi ve Bektaşi zaviyelerinin faaliyette bulunduğu gözlenmektedir.
Osmanlı kuruluş yıllarında Anadolu'da yaygın bir şekilde rastlanan Heterodoks tarikatların siyasal üst yapı üzerinde ciddi bir etkileri bulunduğunu düşünmek gerekir.
Ortaçağın bütün Türk-İslam devletlerinde görüldüğü gibi bir kapıkulu yaratmak çabasına girilmiş, bu kapıkulu beylik, imparatorluğa dönüştükçe kendi halkının geleneği, dili, kültürü ile değil, Osmanlı sarayıyla kaynaşmış, böylece Anadolu dokusunda başlangıçta egemen olan etkin güçler, saf dışı edilmiş, Türkmen aristokrasisinin de, Ahiler ‘in de ağırlıkları ve fonksiyonları ortadan kaldırılmıştır.
Her ne kadar Ahiler ‘in Anadolu'ya beraberinde getirdiği kültür, şeriat noktasında İran izleri taşıyorsa da, Türkler ‘in eski dinleri olan Şaman kültürü ile de Anadolu'nun eski uygarlık kültürleriyle de komple bir sentezdir.
Anadolu'da bugün artık tarihe mal olan tekke ve dergâhların iç dünyası, sosyal yaşamı, tarihsel süreç içinde oynadıkları rolleri, objektif bir şekilde incelendiğinde Arap-Acem kültür zorlamalarında sunulduğu gibi ahretlik bir kurum olmadıkları çıkar ortaya.
Her ne olursa olsun, Ahilik kökleri Türk yurdunda, Orta Asya'dan gelen İran'da biraz da şeriat kaidelerinden etkilenerek ve sonuçta Anadolu'da devleşerek gerek Selçuklu Hükümdarları iktidarlarında, gerekse Moğol istilası ve sonrasında Türk kavminin zaruretleri ve ihtiyaçlar karşısında yarattığı sosyal, kültürel ve hatta siyasal bir mevzilenme biçimidir.
Aynı tarihsel sürecin farklı ekolleri de olsa aynı topraklarda yeşeren Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evren, Tabduk ve Yunus Emre'yi, Âşıkpaşa'yı, kısaca Anadolu'nun ve Kırşehir'in bu ışık tomarlarını birbirinden bütünüyle koparmak etle tırnağı ayırmak gibi bir yanlış olsa gerek. Selçuklu devrinin ağır basan Farsça ve Arapça dil ve kültürüne karşı, sonuçta Türk kültürü ile dikilen bu büyük insanları Kırşehir sürekli anmakta ve unutmamaktadır.
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.