![]() |
|
“Her Niyet Kişinin Özünden Olur”
Ak Partili Kırşehir Belediyesi’nin Basın-Halkla İlişkiler Müdürü ve Kırşehir Çiğdem Gazetesi’nin köşe yazarı Gazeteci-Yazar Adnan Yılmaz, ‘Anadolu Abdalları’ adlı kitabında geniş yer verdiği Türkü Baba Neşet Ertaş’a sahip çıktı.
‘Anadolu Abdalları’ kitabı ve özellikle düzenlediği ‘Abdallar ‘ konulu paneli ile bir ilke imza atan Gazeteci-Yazar Adnan Yılmaz, Kaman Vaizi Rıza Korkmazgöz’ün Türkü Baba Neşet Ertaş hakkında ki açıklamalarına tepki gösterdi ve köşesinde şu görüşlere yer verdi:
NEŞET ERTAŞ'IN MÜSLÜMANLARA ÖZÜR BORCU VARMIŞ(!)
“Halk Ozanı Neşet Ertaş'ın, Kırşehir'in Kaman İlçesi'nde verdiği konserde ‘oynayanların günahlarının döküleceği ve melekler gibi evlerine döneceği’ni söylemesine tepki gösteren Kaman vaizi Rıza Korkmazgöz, ‘Bunu söylemek sizin haddinize değil. Allah’a iftira ettiniz. Acele bütün Müslümanlar için özür bekliyorum.’ ” demesi ulusal basında geniş yer tuttu A
“Bir defa mahkemede ifade verdik. 20-25 yıl önceydi. Cıncıklı Camii’nin imamının bizi ziyadesiyle üzen, küçük düşüren bir vaaz verdiğini duyduk; “Davullu zurnalı düğünle getirilen gelinden doğan çocuklar veled-i zina olur. Bu düğünleri çalanların ekmeği yenmez, çayı-kahvesi içilmez.” demiş. Buna çok kimse şahittir. Bizim dünyamızı yıkan, küçük düşüren bu harekete karşı Ayvaz Usta’nın öncülüğünde aramızda imza toplayıp savcılığa verdik. Sonraları devlet büyüklerimiz, hatırlı insanlar, davadan vazgeçmemiz için aracı oldu. Zaten alışık olmadığımız adliye kapısına gidip gelmemek için de davamızı geri aldık. Bunun haricinde asırlar önce atalarımızın Horasan’dan gelip buralara yerleşmesinden beri, bizim polisle, adliyeyle işimiz olmamıştır.”
Büyük ozanımızın ölümünden sonrada adı, onu densizce eleştiren dahası bunu din adına sorumsuzca yapan o zatı muhteremle kıyas edilemeyecek şekilde yüzyıllardır yaşayacak… Aşklarda, gönüllerde, dilden dile kuşaktan kuşağa sevda türkülerinde… Bununla da kalmayacak edebiyat, müzik, folklor tarihimize kazınarak…“Değmez” demiş Almanya’dan bir gurbetçi hemsehrimiz bana attığı mailde “Adnancığım bunlar kendilerini allame zannedenlerdir Neşet’in bu esprisindeki nükteyi ve safiyeti hazmedemezler. Bunları konuşmaya bile değmez. Kaldı ki bu espriyi Neşet Ertaş, bildim bileli her konserinde tekrarlar. Kimsenin aklına da bunu, din kurallarıyla oturup da ciddi ciddi yargılamak gelmedi. Tartışmaya bile değmez ve İslam böyle ilkel bir Afrika kabile dini değildir.”diye yazmış. Bir başka mailde bir okurum “Oynamayla insan negatif enerjisini üzerinden atıyor, neşelenip, coşuyor ve bu halet-i ruhiye ile yanlış iş (günah) işlemez melekleşir babında söylemiş adam bunu ama anlayan kim?” diye yazmış
Evet değmez de yine de toplum ve devlet hayatının benzer fetvalarla düzenlenemeyeceğine dair bir “Cumhuriyet Devrim Kanunu”nu hatırlatmakta fayda var“Cumhuriyet” ki bazılarının işine geldiği gibi anlamaya çalıştığı “cumhuriyet” değil...
Cumhuriyet, 29 Ekim 1923'te ilan edildiğinde “Cumhuriyet”in nitelikleri ve karakteri henüz açık ve net olarak ortaya çıkmamıştı. Bu Cumhuriyet bir İslam Cumhuriyeti de olabilirdi. Adı Cumhuriyet olup da niteliği gerici olan bir model de olabilirdi. Aynı bugünkü Bangladeş İslam Cumhuriyeti ya da İran İslam Cumhuriyeti gibi... Nitekim 3 Mart'ta kabul edilen 3 önemli devrim yasası, Türkiye Cumhuriyeti'nin karakter, nitelik ve yapısını ortaya koymuştur. Eğer 3 Mart 1924'te gerçek devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyet sadece biçimden öteye gidemezdi. Evet “Halife”liği kaldıran yasa, Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nı kaldıran yasa, eğitim ve öğretimi birleştiren "Tevhid-i Tedrisat" yasası. Bu anlamda, 3 Mart 1924 Türk toplumunun “din devleti” düzeninden “Laik Cumhuriyet” düzenine geçişinin tarihidir. Atatürk, 1 Mart 1924'te Meclis'i açış konuşmasında bu durumu şöyle açıklar:
“İslam dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde, bir politika aracı konumundan uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Kutsal ve dini inançlarımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü çıkar ve ihtiraslara giriş sahnesi olan politikalar ve politikanın bütün kısımlarından bir an önce kesin biçimde kurtarmak, milletin dünyevi (dünya ile ilgili) ve uhrevi (ahiret ile ilgili) mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu suretle İslam dininin yüksekliği belirir." (TBMM Tutanak, Devre II, Cilt VII, S. 3-6)
Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılmasaydı benzer “fetva”ların yürürlüğü olurdu.
Esasen bu müzik, türkü işinin Osmanlıda da kavgası var. XVII. yüzyılın ortalarında tarihe “Kadızadeler” adıyla geçen ve şeriat açısından katı bir yol tutan alimlerle “tasavvufçular” arasındaki çekişmede, Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan Kadızadeler’in sözü geçer olmuş, tasavvufçuların yadsımadığı musiki ve sema'nın, günah ve sapkınlık olduğunu söyleyen Kadızadeler’in, dini de kullanarak yaptığı menfi propaganda bir hayli etkili olmuştur.Anadolu halkında çeşitli sebeplerle oluşan; “Sünnî taassup” adeta çalgıyı, türküyü Abdallara havale etmiştir.Abdallar da doğal olarak kendilerine terk edilen Türk Halk Müziği’nin ve oyun kültürünün doğal taşıyıcıları olmuşlardır.
“Eğer din adamlarımızın bize karşı, icra ettiğimiz mesleğe karşı “hor görür” bir tavırları varsa, eğer saygıdeğer din adamlarımız bize böyle yanlış bakışta bulunmamalarını rica ederiz Değerli hocalarımız var. Küçük yaşlardan beri beraber olduğumuz hocalarımız, âlim hocalarımız var. Bu hocalar bizleri çok iyi bilirler. Sanatımızdan dolayı bizlere ters gözle bakmak isteyen hocalar varsa onlara karşı münevver, âlim hocalarımızın da bulunduğunu belirtmek isterim.”
Sevgili Vaizimize dağarcığımızdan bu kadar…

REKLAM VER |
BİZE ULAŞIN |
KÜNYE |
KULLANIM ŞARTLARI