Köy Odalarından Cenaze Evlerine


Ahmet Dulkadiroğlu

Ahmet Dulkadiroğlu

Okunma 31 Ocak 2018, 11:07

Köy Odalarından Cenaze Evlerine

Birlik ve beraberliğin sağlanmasında önemli yere sahip “Köy Odası” geleneğinin yaşatılması gerekir ama, şimdilerde değişen hayat şartlarında  ne  Oda kaldı, ne gelenek.
Köy Odalarını, Anadolu’da hali vakti yerinde olanlar ile imece usulüyle  köy halkı tarafından ‘Allah rızası” için yaptırıldı. Köy Odaları uzun kış gecelerinde kapılarını misafirlere açar, o dönemlerde motorlu vasıta olmadığından uzun süren yolculuklarda konaklamak gerektiğinden köye gelen misafir, garip, yolcu, çerçi, satıcı, tüccar burada ağırlanırdı. Odalar adeta köyün hükümet binası, muhtarın evi idi.
Günümüzde karayolu ile yapılan seyahatlerde mola yerlerinde bulunan lokantalar ve alışveriş yerlerinin işlevini gören hanlar, kervansaraylar vardı. Hanlar ve kervansaraylar da yolcular için “Köy Odası” işlevini görürdü. Kırşehir’de köylerden hayvanlarıyla gelenlerin konakladığı “İbrahim Efendi’nin Hanı”nı hatırlarım.
Beş Hececilerden ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel, Milli Eğitim Bakanlığı’nca görevli olarak Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum ve Kastamonu’yu , görüp değerlendirmek fırsatını yakalamış ve bu kapsamda Adana üzerinden Niğde, Kayseri,  Ulukışla 
 üzerinden “ yaylı” denilen at arabasıyla  yolculuğunu konu alan meşhur “Han Duvarları” şiiri,  Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki  Anadolu’daki durumu çok güzel tasvir etmektedir.
Şiirin, ” Yağız atlar kişnedi,meşin kırbaç şakladı “ sözleriyle başlayan  mısraı, aslında Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış ve Anadolu insanın acıklı hikayesidir de. 
Günümüzde Köy Odaları yıkıldı, unutuldu, yerlerinde yeller esiyor. Yalnız selamlaşma adeti yaşatılıyor. Şimdilerde de odaya gelen kimse oturanlara “ Selamünaleyküm” diye selam verir, oturanlar, “ Aleykümselam” diye karşılık verir ve sonra oturanlar gelene, “ Merhaba” diye hal hatır sormaya başlar.
 Ancak yok olmaya yüz tutan kültürümüzü  canlandırmak, örf ve adetlerimizi çocuklarımıza bırakmak en büyük hazine olduğundan Dulkadirli Köylerinde, beraberlik için, köy odalarına benzeyen ( Benzeyen diyorum 50 - 80 yıl geçmiş maziyi yaşamak mümkün değil. ) ortak kullanıma açık  “ Cenaze Evleri” yapılmaya başlandı.
Cenazelerde, yakını vefat eden aile, cenazenin defin ve yemek işleriyle meşgul olmamakta, köy derneği yapılması gerekenleri üstlenmekte, üç gün Cenaze Evinde gelenlerin taziyeleri kabul edilmektedir.

Tarihi Selçuklulara dayanan Köy Odalarında eskiden, mesela kahramanlık hikayeleri, Zal oğlu Rüstem, Köroğlu, Yusuf ile Züleyha, Peygamberlerin Hayatı, (Siyer-i Nebi) Hz.Ali’nin Cenkleri, Seferberlik olarak bilinen  ve 10 yıldan fazla süren soyumuzu kurutan ( Dört büyük yakınım şehit )  Balkanlar, Çanakkale  ve Kurtuluş Savaşlarında şehit ve gazilerin hatıraları anlatılırdı 
Seferberlik hatıraları anlatılırken çoğu kez gözler ırmak olur siyim siyim akardı. Kimi evli, kimi nişanlı, kimi de evin tek erkek evladı idi. Kiminin kalan çocuğu,eşi,yakını vardı anlatılırken.
O dönemlerde köylerde kahvehane ve televizyon olmadığından odalarda doyumsuz sohbetler yapılır, gençler, yaşlılar bir araya gelir, kuşaklararasında bağların güçlenmesi sağlanırdı.
Oda, köy halkına  düğünlerde, bayramlarda ve cenazelerde devamlı açık olurdu.Anadolu’da misafirliğin simgesi köy odaları , misafir de “ Tanrı Misafiri” idi.
Kültürümüzde unutulmaya yüz tutan öyle kelimeler var ki,yeni nesle açıklamak gerek. Mesela yaşı ellinin altında olanlar ve şehirde yaşayanlar bilmez heyketi. İkinci ağızdan dinleyenler de o hazzı almaz sanırım. Eskiden uzun kış gecelerinde evlerde ve köy odalarında bilenlerce mesel anlatılır ve heyket verilirdi.
 Köy Odaları dışında evlerde heyket dinlemeyenler bilmez. Heyket, TDK sözlüğünde Masal, Eğlenceli konuşma, Yergi şeklinde tanımlanırken, Mesel ise ders alınacak söz, atasözü olarak açıklanmaktadır.
Heyket ve mesel bilmeyenler de nüfus sayımı yapar gibi “ev sayalaştırma” oynarlardı. Çocuğa veya gence bir komşunun kaç horantası ( nüfusu ) var ? denilmezdi de, “Bir er ile avrat, bir kütük, beş uşak bilin bakalım, kimin evi ?” 
Burada bilinmeyen kelimeler yine  var .  Er ve avrat, karı koca, Kütük evin en yaşlısı dul kadın veya erkek,uşak ise çocuk anlamındadır.Şimdilerde apartmanlarda bırakın evin kaç nüfusu,evin sahibini tanırsak iyi sayılır.
Baharı müjdeleyen Mart ayı girerken akşamları , “Saya Gezdirme “ oyunu oynardı gençler. Toplanılan hububat bakkala verilip çereze   çevrilirdi. Karnaba olup ağzımıza az biber sürülmedi.
Yatsı Namazından çıkanlar, bizim yörede “Arabaşı” içmek  için her gün bir eve misafir olur , neler konuşulmazdı ki.Ağaç kaşıklarla keklik,hindi veya kaz  etinden yapılmış baharatlı un çorbasına adeta hücum edilirdi. Baklava dilimi şeklinde kesilmiş arabaşı hamurundan 3-5 tane  ağaç kaşığa yükleyip içenlerde olurdu. Rahatsızlık vermezdi, herşey tabii idi.

Maziye ve köye hasret olunca söz şiire dönüştü ;

Sinsin de, tura da cirit te gitmiş
Yeni nesil dünü bile unutmuş
Hani masal var ya,”bir varmış,  yokmuş
Çocuklara aklım sırrım ermiyor.

Bir on yıl sonrayı sorma, üzgünüm
Dinleyen yok, okuyan yok bezginim.
Neden gülmez derler, bundan azgınım
Masalı, meseli köyü bilmiyor.
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.