Ömer bin Abdülaziz gibi devlet yönetmek


Fazıl Atak

Fazıl Atak

Okunma 23 Temmuz 2013, 23:30

Emevi halifelerinin sekizincisidir.
Miladi 679 yılında doğmuştur. Annesi büyük Halife Hazreti Ömer’in torunudur. 717 halife oldu.  .
Henüz küçük yaşında bir Ömer iken, Reyah Bin Ubeyde der ki: “Ömer bir gün evinden çıktı. Yaşlı birisi Ömer’in elinden tutuyordu. İhtiyarı bırakıp döndükten sonra ona dedim ki:
-Allah seni doğrulukta daim kılsın, elinden tutmuş olan ihtiyar kimdi?
Bana:
-Sen onu gördün mü?
Diye sordu.
-Evet gördüm.

Dedi ki:

-O kardeşim Hızır’dı. Bana bu ümmetin işlerini yükleneceğimi (yani halife olacağımı) ve adil olacağımı bildirdi.”  Ömer Bin Abdülaziz, gençliğinde yedi yıl Medine valiliği yaptı. Burada onun karakteri hakkında olumlu çok şey rivayet edilir. Örnek olarak ünlü sahabe Enes Bin Malik der ki:
-Rasulullah Efendimizden sonra, onun namazına benzer bir namazı bu gençten, yani Medine Valisi Ömer Bin Abdülaziz’den başka hiçbir imamın arkasında kılmadım. Kendinden önceki Halife Süleyman’ın vasiyeti üzerine halife oldu. Süleyman’ın cenaze alayı bitince, yeni halife Ömer Bin Abdülaziz etrafına baktı ki atlar, arabalar, görevliler kendisini bekliyor. Sordu:
-Bunlar nedir?
-Hilafet makamına ait atlar ve arabalar ile görevliler.
-Benim bineğim bana daha uygundur.
Diyerek onları geri gönderdi ve kendi hayvanına binip gideceği yere gitti. Sonra da bu kadar hayvanın bakıcı ve yem masraflarını düşünerek şu emri verdi:
-Bu hayvanları götürüp Şam pazarında satın. Bedellerini de beytülmale kaydedin!
Bir arkadaşına dedi ki:

-Halife oldum, korkarım kendimi helak ettim.
Arkadaşı cevap verdi:
-Korkuyorsan ne güzel! Ben senin korkmamandan korkarım!

Ömer Bin Abdülaziz istişareye azami ölçüde ehemmiyet veren bir halife idi. Bu durum ise o günün idarecilik anlayışında, Raşit Halifelerden sonra çok az görülmüş bir davranış tarzı idi. İlk icraatı istişare edeceği kişileri toplamak oldu. Bu toplantıda ilk sözleri şunlar olmuştur:
-Allah’a hamd, Resulüne selam olsun! Ben sizleri, halka yardımcı olacağınız ve mükâfatını Hakk katında göreceğiniz bir iş için davet etmiş bulunuyorum. Hepinizin veya aranızdan bazılarının düşünce ve görüşünü almadan hiçbir meselede hüküm vermek istemiyorum. Ömer Bin Abdülaziz halife olunca, karısı Fatıma’yı çağırıp şöyle demişti:

-Eğer benimle birlikte yaşamaya devam etmek istersen, süs eşyalarını ve mücevherlerini devlet hazinesine bırak. Çünkü onlar senin yanındayken ben seninle beraber olamam. Seleme Bin Osman anlatıyor:
Ömer Bin Abdülaziz halife olunca ne kadar kölesi, elbisesi, kokusu varsa hepsini sattı. Bu paranın hepsini Allah yolunda infak etti. Hutbelerinin birinde halka şunları söylüyordu:

“Gönderilen son peygamberden sonra gönderilecek bir peygamber ve indirilen son kitap Kuran’dan başka gönderilecek başka bir kitap yoktur.
Dikkat edin! Allah’ın helal kıldığı kıyamete kadar helal, haram kıldığı kıyamete kadar haramdır.
Dikkat edin! Ben hüküm koyucu değilim, sadece benden önce konulmuş hükümleri tatbik eden kişiyim.
Dikkat edin! Ben yeni çığır açan değil, sadece açılan bir çığırda tabi olup yürüyen kişiyim.
Dikkat edin! Allah’a isyanda, kula itaat yoktur.
Dikkat edin! Ben sizin hayırlınız değil, sadece yük ve mesuliyeti ağır olanınızım.”
Merkezdeki büyük yanlışlıkların önüne geçmişti. Şimdi ülkenin tamamına el atılması gerekiyordu.

Valilerine şöyle yazdı:

“Allah İslam ile Müslümanlara ikramda bulunmuş, onları şereflendirmiş, üstün kılmıştır. Zillet ve küçüklüğü Müslümanlara muhalefet edenlerin başına geçirmiş, Müslümanları insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet yapmıştır. Müslümanların işlerini gayrı Müslimlere vermeyiniz. Onlar ellerini ve dillerini Müslümanlar üzerine yayar ve Allah’ın üstün kıldığı Müslümanları zelil ederler. Allah’ın ikram ettiği Müslümanları küçük görürler. Onları hilelerine maruz bırakırlar. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
Ey İnananlar! Kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar ve size sıkıntı verecek şeyleri isterler. (Ali İmran Suresi Ayet: 118) Ve: Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. (Maide Suresi Ayet: 51)” 
Tarihçiler onun hakkında şu değerlendirmeyi yaparlar:
Emevi Devleti zamanında, Ömer Bin Abdülaziz dönemi, yağız bir atın alnındaki beyaz gibidir. İki yıl beş ay süren hilafetinde pek çok sünnetleri diriltmiş, yıllardır yerleşerek kökleşmiş bir çok bidat ve kötü adetleri ise kaldırmıştır. Valilerine yazdı ki:
“Yollara hanlar yaptırın, oradan geçen Müslümanlar bir gün bir gece kalsınlar. Hayvanlarına bakılsın. Hasta ve zayıf olanlar, iki gün iki gece de kalabilir. Eğer ülkeleriyle irtibatları kesilmiş ve oraya gidemeyecek durumda olanlar gelirse onları ülkelerine ulaştırın.”
Halkın her tabakasına karşı yakın tutumu ve özellikle fakirler ve alt tabakadaki halka yararlı reformlar uygulaması, Emevi başkentindeki üst tabakayı çok kızdırmakta ve onların düşmanlığını çekmekte idi. Kendisi böyle adaletli olarak devam ederse, kendisinden sonra tayin edeceği veliahdin de onun huyunda biri olacağından korkuyorlardı. Sonunda halifenin bir kölesini kandırarak, onun yemeğine zehir koydurmayı ve onu ölümcül olarak zehirlemeyi başardılar. Ömer Bin Abdülaziz, ölüm döşeğindeyken komployu öğrendi ve zehiri kendine veren köleyi affetti. Ama komployu hazırlayan diğer kişileri yakalatarak İslam hukukuna göre öldürmeye azmettirme suçundan dolayı, ödemeleri gerekli olan yüksek cezaları onlardan tahsil ettirip devlet hazinesine irat kaydettirdi. 10 Şubat 720’de (Hicri 101) daha 40 yaşlarında iken Halep’de vefat etti. Hanımı Fatıma anlatıyor:
“Abdülaziz vefat ettiği son hastalığında, Allah’ım ölümümü onlara hafif kıl, diye dua ederdi. Vefat ettiği gündü. Halifenin yatmakta olduğu odaya bir kapıyla açılan başka bir odada oturuyordum, içeriden Abdülaziz’in sesi geliyordu. O, (Bu ahiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.) Kasas Suresi 83. Ayet’ini okuyordu. Sonra yerimden kalktım ve odaya girdim. Halife kıbleye dönmüş bir eliyle ağzını, diğer eliyle de gözlerini kapatmış upuzun yatıyordu, vefat etmişti.”

Meymun anlatıyor:

“Altı ay Ömer Bin Abdülaziz’in yanında kaldım, bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkatırdı. Çünkü ikinci bir elbisesi yoktu.”
Cuma namazını kıldırdı... Elbisesinde birçok yama vardı. Namazdan sonra bir müddet oturmuş ve etrafına halkalanmış cemaatiyle sohbete dalmıştı. Sohbet esnasında orada bulunanlardan biri:
-Ey Müminlerin Emiri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve böyle bir de saltanat verdi. Biraz da iyi giyinip kuşansan olmaz mı?
Dedi. Halife başını eğmiş bir süre hiç konuşmadan öyle durmuştu. Belki bu sözlerden hoşlanmamıştı. Neden sonra başını kaldırdı ve dudaklarından şu hikmet dolu cümle döküldü:
-En faziletli iktisat, bollukta yapılan ve en faziletli af, gücü yetiyorken yapılanıdır. 
İmamı Bakır şöyle der:
-Her kavmin bir soylusu vardır. Ümeyye oğullarının soylusu da Ömer Bin Abdülaziz’dir. Tahmin ederim ki kıyamet gününde o tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir.

Büyük alim Süfyanı Sevri der ki:

-Halifeler beştir: Ebu Bekir, Ömer, Osman ,Ali ve Ömer Bin Abdülaziz. Bunların dışındakiler kıyıda köşede kalanlardır.
Cuma hutbelerinde Halife Ali Bin Ebi Talib’e küfredilmesi kendinden önce yerleşmiş bir gelenekti. O bu geleneği değiştirdi. Hutbenin Hazreti Ali’ye küfredildiği bölümünü kaldırıp (Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. Nahl Suresi Ayet: 90) ayetinin okunması uygulamasını başlatmıştır. Bugün hala o uygulamanın devam ettiğini biliyoruz.
Bütün ülke onun tasarrufundaydı. Fakat Ömer Bin Abdülaziz vefat ettiğinde geriye hiçbir maddi değer bırakmamıştır. Onun halk tarafından aşırı derecede sevilmesinin sebeplerinden biri de bu dürüst davranışıydı.
İhlas ve samimiyeti, hayatının her anında başında bir tac olarak taşıdı. En küçük hareketinde bile zerre kadar ihlastan ayrılmadı.
Karısı Fatıma anlatmıştır:
“Bir gün namaz kılarken yanına gittim. Gözyaşları sakalını ıslatmıştı.
-Yeni bir olay mı oldu, neden ağlıyorsun?

Diye sordum. Dedi ki:

-Dünyanın dört bucağındaki Muhammed Ümmeti’nin durumlarını düşündüm. İçlerinde aç, muhtaç, hasta ve fakir olanlar var. Gadre uğramış, zulüm ve kahır altında yaşayanlar var. Nice yardıma muhtaç çaresiz zavallılar var. Kıyamet gününde Rabbim onları benden soracak. Davacım da Peygamberimiz Muhammed Mustafa olacak. Temize çıkamazsam durumum nereye varacak? Bunları düşünerek kendime acıdım ve ağladım.
Diye cevap verdi.”
Onun bu güzel durumu ülke sınırları dışındakiler tarafından da biliniyordu.
Muhammed Bin Mabed anlatıyor:
“Rum melikinin yanına girdim onu mahzun mahzun yerde oturuyor buldum. Halini sordum:
-Bana ne oldu biliyor musun?
Dedi.
-Hayır bilmiyorum.
Dedim.
-Sahih adam öldü.
Dedi.
-Kim?
Diye sordum.
-Ömer Bin Abdülaziz!

Dedi ve sözlerine devam etti:

-Öyle zannediyorum ki, eğer Mesih’ten sonra ölüleri diriltecek bir insan olsaydı, muhakkak Ömer Bin Abdülaziz olurdu. Ben kapısını kapatıp uzlete çekilip, ibadetle ömrünü geçiren rahibe değil, bütün dünya ayağının altına serilmişken dünyaya bir tekme vurup, rahip hayatı gibi bir hayat süren Ömer Bin Abdülaziz’in haline hayret ediyorum.”

“İnsanlar başlarında bulunanların yolundan gider” şeklinde bir ata sözü vardır. Emevilere baktığımızda bu sözün ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Şöyle ki:
Halife Velid, bina yapmaya meraklı idi. Halk da bir araya geldiklerinde hep bina yapımını konuşur ve heves ederlerdi. Halife Süleyman obur biri idi. Halk hep yemek yapmak ve yemek üzerine sohbet ederdi. Ömer Bin Abdülaziz ise dindar ve zahit idi. Halk toplanıp bir araya gelince, hep evrattan, ezberden, zikirden, namazdan, oruçtan bahseder olmuşlardı.

Beyaz, ince ve nazik yüzlü, zayıf, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı.
Emevi halifeleri arasında Velid bina inşa edici ve sanatkar ruhlu bir hükümdar; Süleyman haremine ve kadınlara düşkünlüğü ile ünlü idi. Onları takip eden Ömer ise çok dindar ve lüks yaşamadan hiç hoşlanmayan bir halife olarak ün saldı. Sarayını Süleyman’ın ailesine bırakıp, mütevazı bir evde yaşamaya başladı. Giysileri o kadar basit, keten ve pamuktandı ve o kadar süsten noksandı ki, görenler kendini bir uşak sayabilirlerdi. Karısını haremde ziyarete gelen bir misafir kadının, halife karısının yakınında bahçenin duvarını tamir eden, yamalı elbiseli ve uşak kılıklı bir erkeğin bulunmasına sinirlenip halife karısını:
-Sen Allah’tan utanmıyor musun? Nasıl olup da bu amele yanında örtünmeden durabiliyorsun?
Diye azarlamış olduğunun; ama bu amele gibi çalışan kişinin Halifenin kendisi olduğunu öğrenince, çok utandığının hikayesini tarihler yazmıştır.
Kayınbiraderi Mesleme Bin Abdülmelik anlatıyor:
“Hastalığından dolayı kendisine geçmiş olsun demeye gittim. Halife yatıyordu ve sırtında kirli bir gömlek vardı. Onun hanımı ve benim kız kardeşim olan Fatıma’ya:

-Emirülmüminin’in çamaşırlarını yıkayınız!
Diye tembihledim. Ertesi gün yine gittim. Bir de ne göreyim; üzerinde aynı kirli gömlek var. Fatıma dediğimi yapmamış. Dedim ki:
-Ben size gömleği yıkayınız diye tembih etmedim mi? Neden yıkamadınız?
Fatıma üzgün bir tavırla:
-Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de bunu yıkayalım!...
Diye cevap verdi.
Kendi sözünü hatırlayalım:
“Eğer zevceler edinmekte ya da mal toplamakta gözüm ve rağbetim olsaydı, evvelkilerin sahip olduğundan daha fazlasına sahip olma imkanım olurdu. Ben asıl bana verilen bu görev dolayısıyla duçar olduğum bu işin sert hesabından ve katı sorgusundan korkuyorum. Allah’ın affı müstesna…”
Bir Ömer geldi dünyaya.
Halife!
Tıpkı büyük dedesi Hazreti Ömer gibi meziyetleri vardı.
Adaletle hükmetti, iyilikleri yaydı, kötülüklere mani oldu, hep hayra davet etti.
Ama asla dünya malına, şöhrete, şehvete ve diğer dünya zevklerine itibar etmedi.
2 yıl 5 ay hilafet makamında kaldı.
Suikast sonucu şehit oldu.
Tıpkı büyük dedesi gibi.
Miras olarak sırtındaki gömleğinden başka dünya malı bırakmadı.
Ama adaletini, iyiliğini, takvasını miras ve örnek olarak bıraktı.
Dünya durdukça bu mirası insanlığa yol gösterecek.
Tıpkı büyük dedesi Hazreti Ömer gibi.

ÜNLÜ Emevi Halifesi Ömer Bin Abdülaziz’den sonra halife olan Yezid Bin Abdülmelik’in hilafeti ancak birkaç yıl sürmüştü. Şehvet düşkünü olan bu halifeden sonra kardeşi Hişam halife olmuştur.
Hişam Bin Abdülmelik, Miladi 724 tarihinde 34 yaşında halife oldu. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük devletinin başında 18 yıl koltukta oturdu, 743 yılında vefat etti. Tarihler onu mal, servet ve rüşvet hırsı ile öne anarlar.
Halife Hişam ve ailesi rüşvetin adını hediye koymuş, bu yolla servetler elde etmişti. Valilerden hediyeler alır, bununla yetinmez, yenilerini isterdi. Depolar dolusu serveti vardı. Ama bunlara el sürüp yemiyordu. Kimseye de yedirtmiyordu. Halife Hişam büyük servetine rağmen, son derece cimri davranırdı.
Depolar tıka basa altın, mücevher ve kıymetli eşya dolu idi. Her gün de yenileri geliyordu. Halifenin üzerindeki elbise, ta halife olmadan önce giydiği elbise idi. Yamalı ve soluk. Yeni elbise almak için paraya kıyamıyordu. Çeşit çeşit meyvelerin bulunduğu bahçeleri vardı. Bu bahçelerinde bazen dostları ile gezintiler yapardı. Böyle bir gezinti sırasında misafirleri alçak dallardan kopardıkları meyveleri yerken dediler ki:
-Halife hazretleri Allah bu meyvelere bereket versin. Ne de güzel şeylermiş…

O şöyle bir cevap verdi:

-Koparıp koparıp yiyorsunuz, böyle bereket mi olur?
Dostları gidince işçilerini çağırdı ve bütün meyve ağaçlarının kesilip atılmasını ve yerlerine zeytin ağaçlarının dikilmesini buyurdu. Böylece artık hiç kimse dalından koparıp meyve yiyemeyecekti.
İşte bu derece de de cimri idi.
50’li yaşlarının içinde Şam’da öldü gitti.
Biriktirdiği ve asla harcamayıp harcattırmadığı hazinelerinin anahtarları en yakın adamı İyaz’ın elinde idi.
Halife Hişam ölür ölmez, İyaz koşarak tüm hazinelerin kapılarını kilitledi ve anahtarlarını sakladı. Halifenin yakınları ona geldiler ve dediler ki:
-Ey İyaz! Halifemizin cenazesini kaldıracağız. Masraflar için bir miktar para gerek.

Cevap verdi:

-Bu hazinelerdeki paralar aslında devletindir. Gayrı meşru kazanılmıştır. Bunları gelecek olan yeni halifeye teslim edeceğim, size en küçük bir ödeme bile yapamam.
-Hiç olmazsa, su ısıtmak için bir kazan ve kefen bezi parası ver.
-Hayır, hayır, asla! Devlet malından bir dirhem bile veremem!
Halife Hişam için ödünç bir kazan buldular, su ısıtıp yıkadılar.
Kefen bulmaya sıra gelmişti. Evini ve makamını didik didik aradılar. Kefen olacak bir bez bulunamadı. Azadlı kölelerinden birisi olayı izliyordu. Gitti eski elbiselerinden birini buldu, eski efendisi Hişam için bağışladı. Bu eski elbise Halife Hişam’ın kefeni oldu. Öylece defnettiler.
İnsan ve mal ilişkilerinden müthiş bir ibret!
Ama daha mühimi, ondan sonra gelen iki halife de aynı rüşvet ve mal sevgisi geleneğini devam ettirince, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük devleti olan Emevi Devleti’nin ömrü ancak 4-5 sene daha sürebildi, sonra çatırdayıp yıkılıverdi.
Yerine Abbasi Devleti kuruldu.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Akif Çakır - 8 yıl önce
bu güzel yazıyı içinde bulunduğumuz mübarek ayın feyiz ve bereketi olarak değerlendiriyoruz... kaleminize sağlık. bir devletin başı yani bir numarası ve giyecek ikinci bir elbisesi yok. cumadan cumaya yıkayıp giyiyor. o halde bizimkilerin de yatacak yerleri var mı diye düşünmeye başlamadan edemiyor insan. rabbim şefaatlerini üzerimizden eksik etmesin. saygılarımızla.
Avatar
salih bircan - 8 yıl önce
fazıl bey çok güzel bir yazı olmuş yazarlığınız da hayırlı olsun gölbaşına selamlar
Avatar
necati - 8 yıl önce
bu nefis yazı teşekkür ederim