Şeyh Edebali...


Ahmet Dulkadiroğlu

Ahmet Dulkadiroğlu

Okunma 02 Temmuz 2017, 19:15

Şeyh Edebali...

Asıl adı Mustafa olan Edebali’ye kaynaklarda Ede Şeyh de denilmektedir. (Ede,ağabey anlamındadır.Şeyhlerin ağabeyi,büyüğü  ) Bilindiği üzere 1206 yılında Kırşehir’in Mucur ilçesine bağlı İnaç Köyünde doğmuş,1326 yılında Bilecik’te vefat etmiştir.Aslen Karaman kökenlidir.İlk tahsilini Karaman’da yapmış,Hanefi hukukçusu Necmeddin es Zahidi’nin öğrencisi olmuş,daha sonra Şam’a giderek dönemin tanınmış alimlerinden dini ilim tahsil etmiştir.

Şam’dan ülkesine dönünce tasavvufa yönelmiş,Eskişehir yakınlarındaki İtburnu  Köyünde yaşamış, yine bir Kırşehirli Aşıkpaşazade’nin kaydettiğine göre, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirmiş ve halkı aydınlatmıştır.Gelip geçen fakir fukaranın her türlü ihtiyacını karşılamış ve bu maksatla koyun sürüsü bulundurmuştur.

    Tefsir,hadis ve özellikle İslam hukukunda uzmanlaşan Edebali, Kırşehir “ Dost Bahçesi”nde Mevlana ve Hacı Bektaş Veli gibi zamanının büyüklerinin  sohbetinde bulunmuştur.

Alim,faal,varlıklı ve çevresi için örnek bir kişi olan Edebali,Bilecik’te bir dergâh yaptırmış, alimleri ve maneviyat erenlerini çok seven Osman Bey’le tanışmış,bir çok defa burada misafir etmiştir.

Bilindiği üzere Osman Gazi’nin gördüğü rüyayı Şeyh’e anlatması üzerine, “ Osman oğul,Hak Teala sana ve soyuna hükümranlık verecek,mübarek olsun,kızım Mal Hatun (Rabia Bala Hatun ) senin helâlin olsun.” Der.ve Mal Hatun,Osman Bey’le evlendirir.
Şeyh Edebali,Ahi Teşkilatının reisi idi.Ahi Şeyhliğinin Edebali’den sonra kime geçtiği bilinmemektedir.Ancak daha sonra Sultan 1.Murat’a intikal etmiştir.

Şeyh Edebali’nin soyundan geldiğini ifade eden  ( Dedesi Şişli’nin Lütfi Efendi,onun dedesi Şeyh Edebali ) araştırmacı-yazar Hayri Şişlioğlu,Dün Gibi ( Edebali’nin Kayseri’deki İzleri ) ve Kayseri’deki Mülhak Vakıflar Gerçeği adlı eserlerinde Edebali’yi anlatmaktadır.
Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e Nasihatından hemen herkes bir iki cümle   bilir :

”     İnsanı yaşat ki,devlet yaşasın.Anneni,atanı say,bereket büyüklerle beraberdir.Unutma ki yüksekte yer tutanlar,aşağıdakiler kadar emniyetli değildirler.Haklı olduğunda mücadeleden korkma.Bilesin ki atın iyisine doru,yiğidin iyisine doru derler. Şu üç kişiye acı ; Cahiller arasında kalan alime, Zenginken fakir düşene,Hatırlı iken itibarını kaybedene”

Şeyh Edebali, manevi olarak  devlet kuran,adaleti savunan ve insanı yaşatmayı ilke edinen bilge bir kişilikti. Burada sözü Hayri Şişlioğlu’na bırakıyorum.

"ADALET DEVLETİN TEMELİDİR" Demiştik. O halde yeri gelmişken;

Aşağıda büyük harflerle vurgulanan Mehmet Arif Bey’in “Başımıza Gelenler" kitabındaki anlamlı tespiti,

“BİR MİLLETİN TARİHİNİ BİLMESİ ÇOK ÖNEMLİDİR. TARİH, MİLLETLERİN YANLIŞLARINI GÖSTEREN BİR AYNADIR. ONA BAKARAK KENDİLERİNİ DÜZELTİR, TOPARLANIRLAR." 

destekler mahiyette örnekle, kendi kitabımdan (DÜN GİBİ) bir pasajla yeniden yazmak ve katkıda bulunmayı arzu ettim. ŞÖYLE Kİ; 
Selçuklu Devleti döneminde, (1260'lı yıllar) sistem kokuşmuş ve devletin temelleri çatırdamaya başlamıştır. Osmanlının manevi mimarı "ŞEYH EDEBALİ" için toplumun birlik beraberliğinin sağlanmasındaki en önemli haslet, adalet sisteminin tavizsiz bir şekilde tesisiyle mümkündür.

İşte tam bu günlerde ve henüz 50' li yaşlarda (125 Yıl yaşadığı bilinmektedir.) olmasına rağmen, ilmi ile kendini kabul ettirmiş bir insan olmalı ki devrin baş veziri, yani günümüzün başbakanı tarafından adalet kurumunun başına getirilip, kendisine sistemi düzeltme görevi verilir. Bu noktada "EDEBALİ," söz konusu Devlet Başkanına üç şart ileri koşar. (Yine detayları okununca anlaşılıyor ki bu üç konu, o gün için sistemin laçkalaşmasındaki temel etkenlerdir.)

-BİRİNCİSİ; Rebabı halk arasından kaldıracaksın. (Muhtemelen rebap ismi verilen çalgı. Zevk-ü sefaya dalmış o günün ahalisinin, günlük yaşam tarzı üzerinde olumsuz bir tesir bırakmaktadır.)

-İKİNCİSİ; Mahkemenin cellât gibi olmuş eski mübaşirlerini kovacaksın. (Bilindiği üzere o devrin mübaşirleri, aynı zamanda adalet dağıtan kadıların yardımcısıdır ve görülen dava ile alakalı mahalleri dolaşarak davanın tarafları hakkında istihbarat toplamak suretiyle, kolluk vazifesi yapmaktadırlar. Maalesef yine o tarihte bu görevliler rüşvet, dalavere, adam kayırma gibi her türlü pisliğe bulaşmışlardır.)
ÜÇÜNCÜSÜ; Alacağın yeni mübaşirlere, halktan bir şey almamaları için dolgun maaş vereceksin demiştir. Yani günümüz şartlarında kişilerin verimli çalışma ortamı ne ise, o gün için de aynıdır. (Yine burada anlaşılan diğer bir detayda "EDEBALİ," görevi şartlı kabul edeceğini söyleye bildiğine göre kendileri, baş vezirin emrindeki memuru olmamasıdır.)

Baş vezir, yani günümüzdeki BAŞBAKAN, "Her iki şartı kabul ediyorum. Ancak rebabı kaldıramam." Şeklin de cevap veriyor. Ve
"O, (Mevlana' yı kast ederek.) hayli büyük bir padişahın eseridir" diyerek, kesinlikle taviz götürmeyecek böyle bir konuda, vurdumduymaz davranmıştır. ( Özetle bu olayın altındaki gerçek de, şöyledir. O devirde "rebap çalgısını" çok seven kişi "Celaleddin Rumi'dir." O dönemde birçok devlet erkanı gibi ismi geçen baş vezirde, kaynaklarda yazıldığı şekli ile hanımı ile birlikte "Mevlana Celalettin Rum-i" nin, mürididirler. O halde rebabı yasaklamak da, mümkün olamazdı.)

Hatta bu noktada Mevlana Celalettin Rum-i, rebap çalgısının yasaklanmamış olmasından duyduğu sonsuz memnuniyeti, konuşmalarında, aşağıdaki gibi açıkça ifade etmişler.

”Aferin mübarek Rebaba. Tanrıya hamd olsun ki, Rebap onun elinden tuttu da, kazanın pençesinden onu kurtardı.” Demişlerdir.
Hal böyle olunca "EDEBALİ" de, verilen görevi kabul etmez...( Bu olaydan yaklaşık 40 yıl sonra ve 1300" lü yıllara gelinip söz konusu bu olumsuz yaşanmışlık hatırlanınca Edebali, "Mevlana Celalettin Rumi" ye, adalet gibi son derece önemli bir konuda ciddiyetsizliği ve kızgınlığından dolayı "ZENNE " ifadesi kullanmışlardır.)

Zaten Selçuklu Devleti de bilindiği üzere bahsi geçen yıllara gelindiğinde, çoktan yıkılıp, tarih sahnesinden kaybolmuş. Yerine, EDEBALİ' nin manevi mimarlığı altında ve en başta, "ADALET " üzere tesis edilen yeni bir Türk Devleti olarak Osmanlı filizlenmeye, güçlenmeye başlamıştır. 

Ne zaman ki ADALET SİSTEMİ, geçen asırlar içerisinde bir kez daha adam kayırmacılıkla birlikte kokuşmaya yüz tutmuş, Osmanlı İmparatorluğunun da çöküşü başlamıştır.

Dolayısıyla tarihimizdeki bu türlü olaylardan çıkarılacak ders; Devlet idaresinde önem arz eden konularda zafiyet, bırakalım icraata geçirmeyi, kesinlikle düşüncesi dahi söz konusu olamaz. Yönetimlerde esas, "ADALET VE ADALETİN MÜESSESELERİDİR."
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.