Aşığım diyorsanız anlayamazsınız aşkınızın derecesini. Aşkın “aşk” olduğunu tescil ettiren yıllardır. Yıllanmışsa ama hala içinizi kımıldatıyorsa, küllenmişse ama hala ince ve engin kokular salıyorsa işte o zaman aşk yerini bulmuş, tahtına oturmuş, tacını takmıştır.
Fırtına da aşk anlaşılmaz. Ne zaman ki sular çekilir “yıllara aşk olsun demek ki aşıkmışım” cümleleri dökülür gönlünüzden. Gönlünüz hangi hatıralara dökülüyorsa siz o aşk denizine aitsiniz. Dinliyorsanız Yaprak Sayar’ı ve içinizden yapraklar dökülüyorsa aşkın dönülmez ufkuna girmişinizdir.
Lisede sorarlardı: “siz aşık mısınız” En mantıklı cevap ne evet ne hayır derdim kendi kendime. Aşık ne bilsin aşıklığını. Aşık kendinden geçmedir, hissetme ama bilememedir. İşte aşk böyle bir aşk.
Hatırlıyorum güzün merhaba demeye başladığı ilk fasılda, o ilk derste maviler içindeydiniz. Saçlarınız dalga dalgaydı. İstanbul’a aktığım saçlarınız. Hafif jöleli, hafif makyajlı. Hafiften içim kımıldadı. Zaten sizin asla bu hafif olmayan yapınızdaki inceliğiniz, o manadaki hafifliğiniz ve onun içindeki zerafetiniz. “Ağır roman”ımız bu hafiflikle başladı.
Mavi tişört, mavi kot, mavi çanta. Halka küpeler. Yüzüğünüzde bile mavi taş. Cep telefonunuzun kapağı bile mavi. Bu kadar mavili olur. “Mavilim, mavişelim/ Tenhada buluşalım mavilim” derken hatıralarda buluşmak çıktı şansımıza. “Gülcan bunu bana nasıl yapar?” Belki de sürekli Ferdi Tayfur dinlemek düştü bahtımıza. Her aralık doğum günüm değil taziye günüm. Gün ola harman ola. Harman hatıralarla dola.
Hele kış günleri erkenden gelirsin sınıfa, kimse anlamaz halinden. Hademelerle çay içersin. Bir de “dost” vardır, daha “dayı” gelmemiştir. Geçersin pencere kenarına, söğüt dallarının penceresinden bakadurursun. Ve o köşede çıkıverir. O an… O an zaman duruverir.
Bazen bir an, içinde bir ömrü saklayan bir çekirdek olur. Hafif hafif gelir ve hafif hafif büyür. Zaten ansızın sevmekten korkmalı. Ansızın gelen ansızın çeker gider. Bu hafiften başlamada çekmek vardır ama gitmek asla! Al sana bir hafiflik daha!
“Buz tutuyor her soluk” dediğin kışlarda önden hızlı hızlı giderken, saçların rüzgarlara meydan okurken arkanda arkadaşlarına “kızıl elmaya haydi kızıl elmaya” diye iç sayıklayan birini için duyar mı şimdi ki… O kızıl kabanından mülhem kızıl elma. Üşüdüğünde burnun da kızarırdı. Sen üşüdükçe benim üşütmem olurdu. “Sana gelen bana gelsin” niyazımdı. Eldivenlerin, yarım eldivenlerin… Parmaklarının üşüdüğünü duyardım. “aylardan kasımdı üşüyorduk/ağacın biri bulvarda ölüyordu/şehrin camları kaygısız gülüyordu/her köşe başında öpüşüyorduk”
Hele o ellerine ne demeli. Hangi hocanın dersiydi hatırlayamam. Ama hatırladığım ben hep senin derslerine girdim. Senden ise hiç mezun olamadım. En zor hocaları geçtim, sen de istediğin halde biz bu dersi geçemedik. İşte “senin derslerinden” birinde hoca ders anlatırken ben ellerini dinliyordum: “Ellerin, ellerin ve parmakların/
Bir nar çiçeğini eziyor gibi.../Ellerinden belli olur bir kadın./Denizin dibinde geziyor gibi/Ellerin, ellerin ve parmakların.” Ellerin ilhamım olurdu, en güzel mısralarıma. “Saçlarındaki bir dalga/ Şiir denizimde fırtına (MSD)”
Sana Şirine Sultan derdim. Gülerdin. Gevrek gülüşlerin en güzel kahvaltı yerine. Bir de neşen varsa, üstüne cilveni de eklersen ne ala mualla…Şirine sultan… Çıtı pıtı, çıt kırıldım da olsan yine de hep sultan… Hürrem Sultan… “Herkesin Hürrem’i vardır, Benim Hürrem Sultan’ım da sensin” deyince yine Hürremliğini yapmıştın. “Sevdiğim canım yolunda hâke yeksan olduğum/Iyddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum /Ey benim aşkında bülbül gibi nâlân olduğum/ Iiyddir çık naz İle seyrâna kurbân olduğum”
Kırlara açıldığımız, piknik yaptığımız bir yaz gününde herkese okuduğum “Neyleyim sen yoksan eğer/ Sahilleri kırları/ Neyleyim sen yoksan eğer/ Yazı kışı baharı///Sana öyle hasretim/ Bu temmuz akşamında/ Neyleyim sen yoksan eğer/ Neyleyim İstanbul’da” şarkısını şimdi sana ithaf ederek okuduğumu söylesem duyar mısın? Sana söylememiştim ama “boyun küçük fettanlığın büyük dilber” gazelini de ben yazmıştım. Şimdi duysan ne yazar? Kader yazar biz okuruz.
Bir hocanın dersinde örnek verdiğim “senin kazağındaki beyaz, meleklerin kanadından daha beyaz” sözümü hatırlar mısın bilmiyorum ama meleğim olduğunu hatırlasan yeterdi.
Rüyalarımızı anlatırdık ama rüyalarımız tersine çıktı: “Sevdalanmış kalbimizle/ Rüyalarda buluşuruz”
Rüya gibi son buluşmamız… Yine mavilikler içindeydin. Gökyüzü kapkaraydı. O akşamki yemekler boğazımızda durmayacaktı. Hani “sana kullanılmamış bir gökyüzü” hediye edecektim? Hani sen sevdiğin için her şeyi yapacaktın? Seni son kez evine kadar uğurlamıştım. Bir ağacın altında vedalaşmıştık. O ağacın altından geçiyorum, ama o yıldızları şimdi mahzun görüyorum. Yapraklar sana küsmüş. Kalbimse hatrın hatıra olmadığını bir kere daha haykırıyor. Başım dönüyor, Hatıralar dönüp duruyor. Ankara şu saatlerde eminim bu hicranla karanlık. O yüzden hiç gidesim yok.
Yıllar sonra bahçesine girdiğim anda
Sen olup çıktı kampüs tepeden tırnağa
Senin hatıralarınla
Gözleri dolu dünya
O yıllar güzel yıllar
Güzellerle dolu yıllar
Giz yıllar gül yıllar
Görsen şimdi güz yıllar
Çapkın yıllar beni çalmış
Hayaller hatıra olacakmış
Sarmış hazan her mevsimi
Güneş akşam olmadan batmış
27 Aralık 2011. Kırşehir